Showing posts with label eksik günlük. Show all posts
Showing posts with label eksik günlük. Show all posts

Saturday, August 23, 2014

YAr

YAr


Gülüşün orman yangını;
Yokluğun zamana çekilmiş tığ.
Gözlerin, fırtınanın ilk rüzgarı gibi.
Her neşesi, kendine tufan...

Toz olmuş demir dağı.
Dağ dediğin durak kışa;
sen yokken.
Sen yokken,
ölüm,
acıdan değil;
olsa olsa, tende çizik
hayata küçük bir makas...

Ey sen!
Zamanımın bohçacısı.
Mevsim kış; gökyüzü kısa.
Ellerin aklıma kalan en acısız düşlerin.
Tozu toprağı olduğum.
Evimin önü.
Nazeninim.
Mabedim ol.
Gözüne göz kondurmak şirk sayılsın.
Sen tek ki kurumuş dudaklarınla git çeşmeye.
Göğün yere kavuşacağı o gün geldi sanılsın.

Yani sen afet gibi kadın;
Bizi toz etmeye niyetliysen
Omzundan yağmur düşürmesen de olur;
Tek ki kara saçlarını getir.
Ama bundan azını değil.
Örtsün yüzün yüzümü.
Vursun nefesin alnıma.
Namusuma eğil.
Mescitte mahşer adından sonra anılsın.

Buram buram,
özlüyorum...

Tazem...
Dünya, kandıracak kadar uzun.
Soğuk ellerim yabancı bir memleket gibi.
Acının ırmağı tek kürek uzakta:
umut var dediler; bak orada.
Durmak zor,
gitmek kabir;
vardım,
gördüm...

Deliriyorum...

Bakma öyle dik durduğuma;
yüksek sesle üzülmeyi bilmem ben;
içimden,
sürünüyorum.

Ah keder!
Bir beddua gibi peşimde,
sana gelirken ayaklarımı yerden kesen gölgem.
Öldürmek istiyor içimde kalan son nefes,
çoktan yere çaldığı cesedimi.
Çekil!
Çekil de, üstüne yalnızlık sıçramasın.
Senden önce bir damla can diye ağlayan bu yürek,
şimdi mezbaha yeri.

Dilim dilim,
kıyılıyorum...

Aklımdan kendime dair bir şey geçiyor;
kuru bir ağacın dalı kadar kırık,
sokaktan cılız kedi kadar da tanıdık.
Yanmış bir tarlayı eşeler gibi...
her nefeste bildiğin zift karası duman;
tesbih ağacından ey sevgilim
tane tane zehir;
yaram elimde köz bir ateş.
yaram yanmaya hazır.

Nefes nefes,
dağlıyorum...

İçimden bir şey geçiyor;
yolcusuz,
istanyonsuz,
vagonsuz,
raysız bir tren gibi.
Sanki büyüyormuşum da,
siliyormuş hayat benden,
bana en çok benzeyenleri.
Çekip kendimi ense kökümden.
Kendimi kendimden,
Söküyorum....

Müstesnam.
 “Olur mu öyle saçma şey” deyip,
arkanı döneceksen eğer,
aralara da kan dudaklarını,
zehrini bana öyle ver.
Kuruyacaksa bundan kurusun bu nefes;
çünkü, bu hikaye bildiğin benim.
Ve içinde çıldırdığım bu kafes,
anlatması en elzem yerim.
Aklımı kağıdın üstüne
satır satır,
Doğruyorum...

Doğrulma eğil....
Eğil!
Eğil mahşer oyun bahçesi kalsın.
Eğil ki yüzümün sol kenarı sultan soluğuyla kızarsın.
Eğil, ey bu halin nedir diyeni utandıracak yaram sızlasın.
Eğil, ayıbı gaybta kül eden sen.
Eğil, sözümün sızımın sahibi.
El ver bendeki bu koru alev göğsünde azledeyim.
Eğil, az getir boynunu boynuma da,
diyeceğimi diyeyim:
Şimdi burda göğsüme sıkışan şeytan
kaburgalarımın kirli pasında,
Takat ki –olduğun kadar- taa uzakta.
Demir olsa kararır.
İçimde senden yadigar meşum bir ateş
gün be gün,
Eriyorum...


Ama arş-ı alaya manayı katan sen,
eski bir yol kenarında
kırık bir kaldırım köşesinde taç veren
bir hüzün çiçeği nasıl açarsa
-işte aynen öyle-,
yorgun açıyorsun gözlerini:
Daha baştan solgun,
daha başında sonbahar.
daha en başında kırık.
Öyle gidiyorsun benden,
bedenimden,
sana tutuşan etimden.
Kiralık köhne bir evden
tek bir bavulla çıkar gibi...

Bakakalıyorum...


“Kalsın, ne olur!” diye yalvardığım rüzgar,
sesimi sözden saymazken,
kalabalıkta annesinin elini kaybetmiş bir çocuk gibi,
yüzümde çığlık ve gözyaşı
acıya irşad ediyorum.
Sessizliğim boz değil ya,
hoşçakallarına sarılıp çekiyor seni,
gecenin siyah denizine
sisin arkasındaki yağmur,
toprağı ağacından söken dev bir gözyaşı gibi...

Yola düşen her adımında
damla damla,
boğuluyorum...


Kutbum.
Yanıltmasın seni asker kısası saçlarım;
rabıta değil, infial var, aklımı örten son zarın altında!
Sensizlik ağır.
Altında ufalanıyor kemiklerim.
Ufalıyor kalbim.
Ufalıyorsun.
Uflanıyorsun...
Küçük ayakların kalabalığın ertesine,
karışıyor nefesim,
pisin tozun terkisine.
Üstümde zaman,
Ömrüm sıradan bir cinayettin artığı gibi
Uf!
Eziliyorum...


İzsiz, izansız, tadsız-manasız izbede kalayım diye
ağır yükler giymiyorsun;
aşk, sahipsiz
ve anılar tozlu kalıyor dolapta.
Kabusunda ölen mülteci
sesim hiç çıkıyor içindeki hücresinden.
Soruyorum:
Kuyu taşta mı başlar suda mı?
Hasret başta mı güzel sonda mı?

Cevabın ardında düşerken
arkamda bırakıyorum önüme saçtığın kaldırımları.
Aşka aç kuşlar yiyiyor
peşinde bıraktığın güvercin adımlarını.

Uzadıkça gölgen,
daha da ayrılıyor
yokluğunun hesabındaki parmaklarım.
Kazıyor seni
aklımın hamasi haritası
asılı olduğu devlet rengi duvarın paslı memleketinden.

Tarif ettiği adrese kadar eşlik eden
yaşlı adamların selameti ile değil;
koparır gibi takvimden bir sayfayı
tutunduğu zamanın Siccin’inden.

Dur gitme!
Bu hicret de yarım kalsın.

Ne olur gitme öyle ey sevgili!
Öyle naif öyle aklın ucuyla...
Çünkü, gitmek kolay,
gitmeye niyet edince aslında.

Yollar yok olur.
Düğümlenir.
Mesafeler,
narin eller,
güzel bakan o gözler,
o en güzel sözler...
Ucuca gelir de körelir.
Sevda menzilden çıkınca bir kere
niyet tek ki gitmeye azmetmek olsun;
yarası yardan
yarısı kış günü ayazdan
gönülden gönüle
bin adım da az gelir doğrusu,
bin arşın da.
Ben bu sonun yolcusu.
Düşe kalka,
Aşk ediyorum...

Ya star!
Yön bulduran gecenin, pusulası ses.
Gece ki asıl fakih.
Mennan değil bu;
Aşk.
Gelir diye korktukları üç harfli şeytan...
Ama gidiyorsun.
Gidiyorsun ya.
Duyduğun bu ses,
kırılan kalbimden değil.
Göğsümdeki kafeste vurulan iman.

Oysa ki.
Ne acziyet gözümde kör.
Ne reddedişe kulağım sağır.
Kaçışım korkaklıktan değil,
Bu esaret iki omuz için fazla ağır.


Nefes nefeseyim.
Yorulduğumdan değil;
Seni sevdiğimden sultanım.
Elif, lam, mim!
Şirke koşuyorum.


Saturday, September 22, 2012

bir kadın'a






Bu seni bıraktığım son ağustos ayı.
Bu hayatımdaki en susuz yaz.
İçimde mevsim bilmeyen kanatsız bir ayaz.
İçimde acı,
içimde içimi acıtan seni unutmak.
İçimde acıya
ve seni unutmaya dair
yıkılmak bilmeyen müebbet bir inşaat.

Belki bir ihtimal olurdu
geri alabilseydim içimdeki çocuğu
gittiği son saklambaç oyunundan.
Ama mümkün değil
bir harften bir kitap yaratmak
ne de benden bir adam.
Gidiyorum.
İçimde ilk defa pişmanlıklarım,
pişmanlıklarımın mağarasını koyulaştırmaya gidiyorum.
Gidiyorsun.
Son kez.
Sen de,
benden kalan iki kırık hatıran
başkasının olmaya.
İkimiz birden,
ceplerimizde küskün birer heves
koşa koşa kaybolmanın dehşet karanlığında...
Bir gözyaşı kadar değeri olmayan bu yazık hayata daha iyi tutunmak adına.
Yazık.

Ait olmak kurnazca ve dingin.
Vazgeçmek ihanetin yüzündeki lanetli gülümseme.
Kaybetmekse normal.
Vazgeçmekten korkmak da elbet!
Ama sen,
omzunda –haklı olarak- uyumak için bir baş arayan kadın.
Ne olur hiç korkma!
Sen ilk adımını atıp eşiğini aştığın o evden.
Korkma...
Bir daha asla geçmeyecek saklambaç düşkünü o çocuk sizin semtten. 

yazar: eksik günlük

Wednesday, April 4, 2012

Modern İnsanın Sıçmakla Olan İmtihanı


  1. modern insanın en büyük sıkıntılarından biridir.

    modern insanın en büyük sıkıntılarından birini şahsen sıçmakta buluyorum. evet bildiğimiz sıçmak. önce bokun gelmesi bekleniyor. bekleniyor... ve bekleniyor mihail...

    yani aslında bu öyle nöbet tutar gibi bir bekleyiş de değil ama evet dost o bok bekleniyor. kaka diyelim bu satırdan sonra. kaka daha modern. ve kaka nihayetinde geliyor.

    bu kakanın gelmesi mevzusu da bir ilginç. size çok enteresan bir anımı anlatayım: aşk gibi mesela bu kakanın gelmesi. geliyor ve vuruyor. beamm.(vurma sesi) o an gözde bi parıldama beyinde orta ölçekli bir şaklama oluyor. misal, diyelim yolda yürüyorsunuz ve otobüs kaçacak adımlar hızlı falan. ya da kafenin birinde oturmuş tavla atıyorsunuz. hop bi baktın kaka geliyor. geldi. beamm (bu sesin ne olduğunu biliyoruz artık) o anda gözde bir parlama beyinde kakayı en hızlı ortadan kaldırımımına (türkçede var bu kelime) yönelik bir iştah açılması yaşanıyor. bi halet-i nez hali vuku buluyor tabiri caizse.

    bununla da bitmiyor bittabi. sonra kakayı bırakmak için en hızlısından bir çıkış yolu aranıyor. bir matrix,teki anahtarcı havası sarıyor bünyeyi. bir seçici geçirgenlik kaplıyor gözlerdeki fer,i. her ne kadar cehennem onaylı birer zındık olsak da her yer cami her lokanta, abim be bi tuvaleti kullanabilir miyim?, oluyor.

    söğüt gölgesine sıcarmış gibi bir hava olmasın diye de yalandan bir ayran söyleniyor tuvaletinin bir miktar daha eskitileceği lokantanın huzura giden merdivenlerinde. ve bu meşakatlı yolculuğun sonunda tuvalete varma eylemi nihayetinde zuhur ediyor. götümüz hülasası ile kendi seksi ve gerekiyorsa kıllı çıplaklığını dünya anamızın oksijenine değdiriyor. lamı cimi yok göt bildiğin açık yani arkadaşlar. ve kakalamaya son derece hazır.

    aman o da ne canım!! hayretler olsun. bunlara da mı reva göreceğdin bizi yarabbim! bir bakteri mi o gördüğüm sanki? ever bir bakteri gördüm sanki? peki ne yapacağım? ne yapılmalı? tabi ki dünyadaki en güçlü bakteri öldürücüsü olan tuvalet kağıdını tuvalete sereceğim. (hal üzere bahsi geçen tuvalet alafranga olandır. alaturka olup da her torpido atışta göte geri sıçrayan su damlalarıyla bravo dostum yea yazan delik`ül kübarı başka bir bahiste inceleyeceğiz) ve bütün bakterileri üzerlerine bir serişte yok eden tuvalet kağıdının anne sicaklığına güvenilip alafranga tuvalete çömelinir.

    ve işte hayat her şekliyle o anda vücut bulur görülesi ibreti alemlik sıfatımızda. bir üzülür gibi olur yüzümüz, bir büzülür. bir terler, bir gerilir, bir serinler, bir neşe kaplar bir sıkıntı. ve tam o sırada bir koku alır yerinden aklı. koku ki ne koku! aman yarabbi! ama buna da çare olmuştur çağlar üstü modernizim. sifon kokunun kendisini tüm aleme bırakmasına müsade etmeyecek ölçüde kısa aralıklarla çekilir. iki dop dop, bir sifon bu konuyu açıklayıcı olarak iyi bir örnek teşkil edebilir.

    ve en nihayetinde bütün cerahat kübar-u sonsuza duhul edilir. iş bitirilir. yüze yansıyan tüm o ikircikli haller gitmiş giderilmiştir. artık serin bir yel eser badenin ucundaki lalede. püf püf. ama göt hala kirlidir. bir şekilde büzüğe asılı kalan komando kakalar temizlenmelidir. ve bu sıkıntılı hale en güçlü bakteri yok edicisi tuvalet kağıdı bile yetişemeyebilir. o halde? süpermen? yoo. tedbirli kişi zaten tuvalete girmeden önce kakasının şiddetine mukabil bir miktar tuvalet kağıdını çoktan su ile terbiye etmiştir. suya eleştirilmiş kağıtla bir iki perdah macun çekilir laleye önce. yatıştırır. serinliğe bir perde daha katılır. su iyidir. kırk yıl sonra bile hatrı sayılır. sonra asılınır yanda dönmeyi bekleyen ruloya. sanki anasına küfretmiş gibi. seni ben amna kodum rulosu gibi.

    ve bütün got pürü pak edilir. sonra arkasından sövülmesin diye tuvaletin üstüne serilen kağıtlar elle dokanılmak istenmediğinden ayak ucuyla tuvaletin içine itilir. sifon var güç ile çekilir. bir daha ve bir daha. ve allahımmmmm!! (violin concerto in d minör op.47 j. sibelius/ a. dubeau burdaki coşma anının sebebidir) şööööör!!! bok geldiği nalet cehenneme gönderilir. pis.

    ve o unutulmaz döngü. o hipnotize eden girdap. yok oluşu kahverenginin ve akşam yemeğinden kalmış nohut tanelerinin. bir ahenk kaplar hacethaneyi. ama gel gör ki (gorki sen gelme) eller hala kirlidir. en az 25 bakteri tünemiştir. ve 25 bakterili o pislik yuvası eller acilen temizlenmelidir. lavaboya eğilinir. suyu özgürleştirecek çeşmenin başıyla oynanır. kenardaki kesilmiş yoğurt kabının içindeki sabun en temiz yerinden kavranır. aynadaki yansıma dikkat ile incelenir. bu mudur dünyadaki sorunlara çare olacağını sanan adam ya da evde kaç bira var lan acaba şeklinde akse bir kaç felsefi soru yöneltilir, aynanın dökülmüş sırları arasından. eller temizlenir. eller kurulanılır. elleri kurulamakta kullanılan paketleme kağıdı çöpe defnedilir. son bir iki damla pantolda silinir. önemliyse saç bir iki düzeltilir. kapı çengelinden kurtarılarak itinayla itilir. ve seni, tuvalet sahibini, bu yolda çok mücadele verip çok sıvılar kaybetmiş laleni rahatlacak o son cümle söylenir:

    bizim bi ayran vardı ne oldu abi?

    ve modern insanın sıçmakla olan mücadelesi her ne kadar biraz yavaşlamış olsa da hiç bir zaman bitmeyecektir. bbc earth. göt is the sky...

Sunday, October 9, 2011

too many strangers


dün sabah her sabah yaptığım gibi işe gitmek için trene bindim. kulaklığımı takıp digitally imported radyodan space dreams istasyonunu açtım. trene binmeden önce kafamda kitap okumak vardı ama hava, güzel olmasıyla aklımı çeldi; midemde biraz ağrıyordu; dün gece biraz fazla kaçırmıştım; karar verdim; yol boyunca dışarı bakacaktım. (böyle de planlı bir hayatım vardır mni skiyim!)

bu niyetle kitabı kapatıp çantama koymak için yavaşça hareketlendim. tam bu sırada önümdeki koltuğun arkasındaki yazı ilişti gözüme, "too many strangers" (çok fazla yabancı). "adam haklı lan" dedim, esmer tenli ve siyah saçlı olduğumu hatırlayıp. etrafa baktım; sabahın ilk saatleri olduğu için vagon neredeyse boştu; etrafta, evde perdelerini nasıl değiştirdiklerini merak ettiğim iki filipinli, güvenlik görevlisi kıyafetli bir hintli, anasından ayfonuyla çıkmış olduğu su götürmez bir asyalı dışında kimse yoktu. midemdeki ağrı da iyiden iyiye azmıştı. su mu ayran bi şey içmeliydim. ancak, hintli amcanın egzistanyelistleri haklı çıkaracak kadar gerçek öksürüğü ile bir an duraksayıp, "ne ayranı yarram nerde sandın kendini?" diyerek bir öz eleştiriye daha acımasızca gittim.

sonra dedim ki kendi kendime, "dünya üzerinde 16 haneli iki sayıyı hiç bir alet edevat kullanmadan çarpabilen kaç tane insan var? ya da bir babalar ve oğullar, odyysey, mesnevi, tütunamayanlar tarzında kaç kitap yazılmış? kaç tane stephin king, nazım hikmet, necip fazıl, hemingway, rabelais, kafka gibi kaç adam gelmiş gezegene? kaç tane aristo, fuzuli, hayyam, baki, platon, nietzche ya da kant çıkarmışız aramızdan? kaç tane newton, galilleo, archimed ya da cahit arf var dedelerimizin arasında? kaç kişi şu anda gezegende her hangi birinin kullandığı bir aletin ortaya çıkmasında rol almış? dünya tarihi sayfalarında savaşları değil de yaptıkları barışlarla ünlü kaç tane siyasetçi gelmiş geçmiş?

sonra camdaki yansımam aks etti gözüme. karıları keserken nereye baktığım hiç görünmesin diye kafama geçirdiğim siyah camlı-45 derece güneş gözlüğümün arkasında duran tipime hiç çekinmeden, "tipini skiyim," dedim, "bir de akıllıyım diye caka satıyon sağda solda. mna kodumun kerkenezi seni."

insanlığa zerre kadar faydam olmadığını itiraf etmek biraz rahatlatmıştı içimi. ama kahrolası midem iyice zıvanadan çıkmıştı. sağlam bir steteskopla dinlense, "lan amın oğlu! dün gece ne bulduysan içtin anamı sktin burda! bi su, bi ayran içte rahatlat beni!" dediği rahatlıkla duyulabilirdi. ama ben korkuyordum ki oracıkta sıçayım. kendimi konudan uzaklaştırmak için ön koltuklardaki filipinlilere baktım, aralarına birini daha eklemişlerdi, bilinmeyen bir dilde muhabbet edip kahkalarla gülüyor, eğleniyorlardı. kıskandım orospuları. etrafa, "bu ne ya! ne çok gürültü yaptı terbiyesizler! etrafta başka insan var mı yok mu umurlarında değil!" mesajını vermek için sabit aralıklarla üç kere "nırç nırç nırç" yaptım kafamı yana eğerek.

ineceğim durağa gelmek üzereydik. yavaşça toparlanıp, kapıya yaklaştım. "bugün ve bu yapmayı hatırladığım gelecekte artizlik yapıp, "ya o öyle olmaz bak şöyle olur dur anlatıyım" diye artizlik yapmayıp daha mülayim bir adam olacağım." dedim şu içinde gittiğim tren ve çantamdaki kitap dahil bir çok şeyi kullanmmamızı ve onlardan feyz almamızı sağlayan geçmişteki güzel insanların hatrına.

durağa geldik.

tren yavaşladı. kapılar açılmak üzereydi. midem narin vücuduma verdiği son mesajıyla beni birazdan istasyondan alacak olan arabanın içine sıçmamın garantisini tescillemişti.

tren durdu. artık dayanamıyordum. kapının açılmasını beklemeden fren sesinin arkasına sığınarak cadazort diye ossurdum. eminim uzaklarda bir yerde bir yanardağ beni kıskanmıştı. ve bu ossuruk gözlerimde şimşekler çaktırmıştı. kokunun nasıl olabileceğini tahmin edebiliyordum. oysa lanet kapı hala açılmamıştı. acım katlanarak büyüyordu. midem küçük bir rahatlama yaşamış ve bunun tadından hoşlanmış olacak ki götüme, “osursana olm! osur lan bi daha! hadi şişt” şeklinde taciz yüklü mesajlar gönderiyordu. bense kafamda utanmanın hangi halini yaşayacağımı şekillendiriyordum ki kapılar açıldı. hızla öne atılmamla içeri girmek isteyen bir asyalı ile çarpışmamız bir oldu. kafamı yana eğip, “ya şu trene dahi bile binmeyi bilmiyorlar!” namzetindeki bakışımı üç adet kesik “nırç nırç nırç”la tamamladım.

“fak men” dedim içimden, “too many strangers...”

Wednesday, June 8, 2011

hastahane'de sıra beklerken sıkılmamanın yolları-1

önce burnunun üzerinde birşey varmış gibi elini burnuna götür.

etrafı kes.

sonra yavaşça baş parmaklarından birinin tırnağı ile burun çeperlerini kontrol et.tataklı bölgeyi bul. elini yeniden burnunun üzerine götür.

etrafı kes.

gözünün altını kaşır gibi yap.

eli tekrar burna götür. tatağı sökmek için bir iki sağlam darbe at. tatağı yerinden sök.çok cıvıksa baş parmakla işaret parmağı arasına alıp yuvarlama şeklinde kuru hale getir. boş bir mevzi seç işart parmağının ucunda sıkıştırarak fırlat.

çok kuru ve hemen dağılıyorsa işaret ve baş parmağı arasında iyice öğüt küçük parçalar halinde zemine düşmelerini sağla.

elini burnunun üstüne götür.

parmaklarını kokla. zaten sıran gelmiştir. git işlemini yap.

ama kalkmadan önce arkanda bıraktığın şahesere son bir bakış at.

etrafı kes.

Wednesday, June 23, 2010

gerçek

gerçek diye bir şey yoksa eğer bu sahte gülümsemeler niye?
yok eğer varsa bir şey gerçek diye, bu sahte gülümsemeler niye?

tartısız yer çekimsiz yalnızlıklar sarıyor dünyanın etrafını petrol ve sıcak,
tartışmasız dedesi taş yontanın petrolle beslenen torunu kıyameti koparacak...

saçma mi? evet belki.
ama üzülmeye değer.

Thursday, June 17, 2010

Olsaydım..



bir kar tanesi olsaydım,

bulutlardan kendimi aşağı bırakıp…


ve hiç açmadan paraşütümü…

yavaş yavaş

hiç düşmeden,

hiç düşünmeden,

“gözlerimi mi açsam paraşütü mü?”

sen benden habersiz,

ben senden…

ah!

yolda giderken,

eline düşüverseydim,

şimdi olduğu gibi yine erirdim;

yine…

sen benden habersiz,

yine senin ellerinde…

yine ah!

düşsem keşke!

kurşun! ah!

bir kalem olsaydım…

kurşun! sana diyorum… ya da…

kurşun bir kalem olsaydım..

tanıdık acının, önünde kör ölümün, kömürün ne olduğundan bihaber;

ah belki!

belki hepsine aşikar, hepsinden sinsice haberli…

hem kurşun

hem kör

hem kalem;

belki.

hep seni yazayım isterdim;

seni çağırayım aynamda.

kalemimdeki son kör kurşun tükenene kadar…

zaten

kurşun,

bir kereciğine kalem olsa,

ancak senin ettiğin kadar acı eder…


bir böcek olsaydım

mutfak tezgâhı meskenim; işte hak ettiğim yer!

ordayım! burdayım!

gel.

bas üstüme ez’beni

kopar kafamı pis terlikle

umurumda değil şimdi;

ölmek!

az önce dudağına değen kaşığın üstündeyim(10 şubat 2006)

gülümse.





foto: devianart

Monday, June 14, 2010

fakir ülkenin fakir insanları

Bana bu konuda laf düşer mi?
Buyur abi içtihat açık? OK o zaman,
Bir çift laf edeyim bana ve halkıma dair...

Olmak istediğimiz yerdeki insanların eleştirilmekten korkmamaları bunları sayın @Sinyor gibi ağırbaşlılıkla istop ederek kendilerine yakışacak cevaplar vermeleri emin olunsun ki en güzellerin de güzeldir bu hayattaki her şey içinde. Bu cümleyi özne, yüklem ve alev şeklinde de kurabilir hatta dolaysız tümleçlere de gark eyleyebilir idim. Ama te buraya kadar gelmişim bir daha kim baştan yazacak şimdi. Okuyun geçin. Ya da sadece geçin..

Ama ben ki eskiden, henüz tozlar çamura dönmemişken yani, ruhların değerli olduğuna inanıp olan bitene sanki başıma gelmiş gibi üzülen ama kan damarlarımızı birbirine bağlayan Turkcell’in havalanandaki tavukla konuşan adamla çektiği reklamı gördükten sonra her ruhun bir değerini olduğunu anlayıp sadece kızan basit bir yaşam formuna dönüşme kararı aldım. Yaşa var ol evrim.

Neden bizim emeklimizin bu ülkede ve -ki sanırım eğer general rütbesiyle emekli olamadılarsa eğer- dünyanın diğer ülkelerindeki emekliler gibi yaşayamadığına dair milyonlarca şey söylenebilir. Evet yapılabilir bu. Ama dediğim gibi uyumadan önce aynaya bakıp tatlı rüyalar dilediğimiz zamanlar geçti. Kalabalıklar çözüm istiyor. “E ama burası miting meydanı değil, ben de konuşmacı değilim!” bahanelerine, bunu buraya yazıyorsan bir söyleyeceğin olmalı maddesi gereğince bir süre kapalıyız.
İnsanın ölüsü canlısından daha çok para ediyor. Şerbet diye masum kanı içtiğimiz acı kapitalizm adana şalgam'nın tahtını sallıyor. Zaman başka zaman. Duygusal olmak, keşke bizim emeklilerimizde şu güzel yaz aylarında enselerinde ısladıkları ter bezleri, yazlık bahçelerinde çapaya dursalar kolasına adam öldürülen bu büyük köyde geçer akçe sayılmıyor. Bu dediklerim daha önce milyonXzibilyon kere söylenmişlerin sadece bir kaç harf değiştirilerek tekrar edilmiş kötü bir taklidi. Mazur görün kelamsızlığımı. Yazan ne ki çıkan ne olsun de mi?

Balkon meselesine gelince. Severim balkonları. Herkes sever. Evin gezegenin maviliğine açılan kapısı. Sanırım bu yüzden yani herkes balkonları çok sevdiği için balkonunuza bir şey yaptırmak mesela duvarlarına dolap, ya da ne bileyim yere yeniden parke (oha parke ne ya) ya da şöyle etraflıca bir badana boya... İlerdeki emekliliğinin... ve çocuklarının mürüvveti, mutlulukları, istikbalini ve yaşlılığında oturacağı küçük evin bahçesinde koşan torunlarını hayal eden usta, metrekarelerden bahsederken “Dolar,” diye başlayıp, "Eğer" diyor, "şu gider borularını Amerikan malı değil de, yerli alırsak daha ucuza gelir ama,(bu amalar öldürüyor beni-bunu be dedim) ithal daha iyi, otuz beş dolar!" (Bunu da usta)

Oldu mu tamirci amca? Benim evi yapıcan diye hayaldeki o güzel evi darmadağın ettin bak. Nerde yaşıyorsun sen? Adı ne memleketin? Kim gülümsüyor bakkaldan aldığın peynirin karşılığı verdiğin parlak kağıdın üstünde? Yeşil bir renk bu kadar mı çekici? Ellerimiz kesilmiş dur bakalım diyen yok. Varsa yoksa, odus lordo seklarum!! Azrail'in can dağıttığı görülmemiştir dayı. Bırak kendi fakirliğimize üzülelim, başkasının zenginliğine kahrolacağımıza.

Durup bakmamız gereken yer düşünülecek şeylerin şey olmaktan çıkıp birer bene dönüştüğü yerlerdir. Çözüm üretmeliyiz. Mesela @Karluk’un spor dünyasındaki boşluğu görüp yaptığı gibi, bilineni ele almalı. Daha iyisini yaratmak için affedersiniz ama Levi’s 501’imiz esneyene kadar çabalamalıyız. Yoksa bu hiç olmamış, getirin çabuk yenisini demek, birazdan gelecek soruyu hep bir sonrakine ertelemekten bir adım öteye gidememek.

Son bir şey: Hangi parti üyesi olduğunuzu bilmiyorum. Ki bu beni zerre kadar ilgilendirmez. Sistemin içinde olmak yeter.

Ne milliyetçiliği severim ne ırkçılığı. Nefret? Ederim. Yapılabilinir mi? Ben kim oluyorum ki durdurayım. Elbette! Ama köşede durması gereken şu bilgi aklın tozları arasından arada silkelenip bakılmalı: Zehri miktar belirler.

Zenonla öğrencisi konuşuyorlarmış. O ne derse öğrencisi tasdik ediyormuş. Zenonda, “Bir kere de itiraz et de iki kişi olduğumuz anlaşılsın.” demiş.

Bir abimizin dediği gibi başkalarının derdine yanmak bu ülkede hep cezalandırıldı. Aman ben onlardan olmayayım. İsterim ki yazım sadece konuya farklı bir bakış acısından bakmanıza meyl olsun. Yoksa ne haddime yol göstermek! Mabadını yıkmayı bilmediğimle aşık atmam. O yüzden elim boş yüzüm kara en iyisi ben size kalkıp bir oynayayım...

:teytey:

Baki selamlar.

Sunday, June 13, 2010

Yalan dolan

Yalan söylemekten ve duymaktan nefret ediyorum. Yalan söylüyor muyum? Evet, bazen hala. Lanet olsun Jo. Ama doğruyu söyleyince içimde bir yokuştan hızla inen arabanın arka koltuğundaki çocuğun karnındaki hissin aynısından oluyor. Bi de yalanın takibi zor amuna koyim. Söylemeyi marifet sandığımdan beri akil küpüne döndüm. Hikâye falan da yazmiycam. Sgerim ya! İyice kepazeye bağladık.

Thursday, May 27, 2010

Türkiye’de 2 Milyondan Fazla Terörist Var!



Bir devlet büyüğümüz küçük rakamları kendine uygun göremediğinden muhtemelen ne anlama geldiklerini unutmuş olcak ki büyük birkaç rakamı yan yana koyup büyükçe bir söz etmiştir: “Türkiye’de 2 milyondan fazla terörist var!”

E oğlum boşuna yaşıyoruz o zaman her an bir kör kurşuna ya da düşük ölçekli bir kara mayınına ya da ergen-ikon davası vasıtesiyle öğrendiğimiz gibi en güvenli patlayıcılardan olan <

(Alıcı: Bunlara güvenebilir miyim?

Satıcı-Tabi ağabey bir patlatışta 20 kişi almazsa şu baktığım tankın altında kalayım! Böyle büyük yemin ettim bak!)

Yukarıdan devam: >el bombasına denk gelmememiz mucizeleri ima ederek bize bir daha bunlardan göndermeyeceğini söyleyen tanrı’nın memleketimize küçük bir kıyağıdır. Her gün sadaka yoluyla ona rüşvet veriyoruz ya o da bizi arada işte böyle görüyor! Ne diyordum: memleket 70 milyon desen böl 2’ye (benim rakamlarla aram pek iyi değildir vali bey’e mi sorsam acaba? Neyse…)

35… Oha!

Şimdi yaklaşık her 30 kişiden 1'i kaleşikof nedir ve nasıl kullanılıyor biliyor mu?… Çıkalım abi o zaman memleketten! Biz, onlar dağlardır diye biliyorduk. Meğer aynı bakkaldan alış veriş yapıyormuşuz da haberimiz yokmuş…

Türkiye’deki insanların yaptıkları işlere yaşayış tarzlarına ve ihanet derecelerine göre numarasal olarak sıralanmaları "36. yüzyıla girerken doğunun ortasında angutluk yansımaları" adlı proje kapsamında tez olarak "Universty of Ohaya Mı… Koyim" üniversitesi kürsüsüne sunulmuştur. Ayrıntılı bilgi için, www.gerizekalılıga-kesin-cozum-icin-gunde-iki-bardak-ayrıntılı-bilgi-icin.com sitesi hiddetle tavsiye edilmekte salık verilmektedir. Türkiye'de uygulanan internet yasakları sebebiyle adı geçen siteye erişimde problem yaşayanlar olabilir. DNS ayarlarıyla oynamanıza gerek yok. Boşuna bozarsınız sitede ne anlatılıyor, bize neler oluyor, Tuzla'daki tersanelerde, kömür ocaklarında, trafik kazalarında insanlar neden bu kadar çok ve kolay ölüyor diye merak ediyorsanızö kafanızı azcık arkasında mutlu mesut yaşadığınız buzluö tuzlu ve bu yaz sıcapındaki karpuzlu camdan dışarı çıkarın bakın! Ne zaman, "Ehu ehu Bursa nası koydu mua koyim!" diye etrafta kerkenezlik edenlerden fırsat bulup iki dakka, "NOLUYO OLM!?" diye sormaya başladığınızda internettiniz ve kapalı ve yasak olan her ne varsa kendiliğiden çözülecektir.

Siz içine bıraktığınız azcık bilinç kupkuru cehaleti çözerken ben bahsi geçen sitede yaptığım kısa bir araştırmadan size azcık da olsa bahsedeyim. Aşağıda bu sitede yer alan bazı araştırmalardan kesintilere yer verdim. Umarım beğenirsiniz. Beğenmezseniz de ekime kadar. Ben de bu arada kendi cehaletime bakıp geleyim. 28 yıldır çözeltide hala taş, hala kuru...

*Türkiye’de yukarıdaki kesin tespitle de belirtildiği gibi 2 milyon adet terörist vardır. Buradaki adet sayısı insan sayısıdır. Ve bu başlığın altında verilecek diğer tüm bilgiler bu sayının verildiği kaynaktan alındığından kesinliğinden şüphe etmek kişiyi küfre sevk eder dinden çıkarır. Maazallah.

*Türkiye'de 30 milyon Kürt, 25 milyon hem teröröst hem Kürt, 20 milyon hem terörörst hem re re rö Kürt, 3 milyon kart kurt, 20 milyon Türk, 19 milyon harbi Türk, 18 milyon beyaz Türk, 10 milyonluk da taze kaşar vardır. Bu taze kaşarların bir milyonu da yaz akşamları cadde bostan sahilinde basket oynayan terli bünyeleri izleyerek ya da kenardaki sazlığa oturup cigara tüttüren gençlerin arasından salınarak geçmektedirler.. Ayrıca 1 milyon Laz 1 milyon Çerkez 8 milyon Kıpti, 4 milyon ermeni, 2 milyon jonglör, 3 milyon kalabalık sokaklarda elektrosaz çalan görme engelli, 5 milyon fani, 2.546.657 tane de Ergenekoncu vardır. Bu Ergenekoncular ermeni faniler olabildiği gibi, sayısı hızla artan joglörler de batıda yaşayan "swartzkof" Kürtler olabilir.

*Türkiye'de 8 milyon gazeteci, 2 milyon köşe yazarı, 4 milyon köşe vuruşu ve buna bağlı köşe gönderi ve büyük krampon(Krampon'un Türkçesi: Tutmalık) kaltakların şarapovası Hagi Alvaladze on numaralı formasıyla(al ve at dercesine) takımın önderi, bunlara inanan 6 milyon denyo, dört milyon araştırma görevlisi, 3 milyon co-misyon üyesi, hadi ulan 5 milyon da soruşturma kapsamı vardır. Soruşturma kapmasına girmeyen noktalarda 1 milyon türksell celocanı yanlarına alan 5 milyon araştırma görevlisi de buldukları ilk yere baz istasyonu sıçmaktadırlar.

*Türkiye'de 10000 milyon ton petrol rezervi, 800000 trilyon galon mermer cevheri, 300 milyon ton varil gazı kaçmış kola, 500 milyon ton su ve 600 bin kilo kuraklık vardır. Yine bunların eksikliğinden dem vuran 800 bin nüfuslu gazeteciler hezeyanlarını dile getirirken 43 milyon metre küp şekerlik irish cofee tüketmektedirler.



(Bu yazılanların hepsinin Allah belasını versin! Hepsi fitne fücurdur. Değil gerçek hayal tarafı bile yoktur.)

bitti.

Sunday, May 16, 2010

Nietzsche ağlar mı?


İnsanların bu yaşamda sahip oldukları çeşitli uğraşları incelemeye ve aralarından en iyi olanları seçmeye karar verdim; başkalarının uğraşları hakkında herhangi bir şey söylemeyi arzulamaksızın, kendimi, içinde bulunduğum uğraşla devam etmekten, yani tüm yaşamımı aklımı işlemenin hizmetine vermekten, kendime salık verdiğim yöntemi izleyerek, kendimi gerçeğin bilgisinde mümkün olduğunca ilerlemekten daha iyisini yapamayacağımı düşündüm. Bu yöntemi kullanmaya başladıktan sonra öylesine derin bir hoşnutluk hissettim ki, hiç kimsenin bu hayatta bundan daha sevimli ve bundan daha masum bir şeye sahip olabileceğine inanmamaya başladım; ve onun aracılığıyla her gün, bana biraz önemli görünen ve diğer insanların genellikle farkında olmadıkları gerçekleri keşfederken, yaşadığım tatmin aklımı öylesine tümüyle doldurdu ki başka hiçbir şey beni hiçbir şekilde etkileyemedi...

Nietzsche kömür ve plastik kokan eski bir çağı devirdiği uyuşturucularıyla böbürlenen bir başka çağda, bir acayip çağda, yaşamaya çalıştığımız bu çağda derimizin altında sürünen acılarımızı bu yolla dindirmeye çalışan biz, biz yalanlarla beslenen gırtlağımızdan geçenler yüzünden gördüğü duyduğu dokunduğu her şeye şaşıran amatör çıkarcılar için onu dinlemekten daha akıllıca bir şey olamaz.

Uyuşturucularıyla böbürlenen bir çağ için biçilmiş kaftandı onun konuşmaları. Kendisiyle olan tanışmaları, aklının köşelerine yaptığı uzun yolculuklar...

“Kimim ben!” sorusuna yaklaşmanın sıcak yağıyla taradı saçlarını, onun sıcaklığıyla onlarca kez kırk dereceli ateşlerde misafir oldu, ama her sıyrılışında kendi girdabından, hastalığının bile ona Nice dünyalar keşfettirdiğini söylemekten kendini bir an olsun bile sakınmadı.

Tanrı bu ümmetsiz peygamberi dünyaya haklı gururu sevdirmek için göndermişti ve o her ne kadar o yaşlı tanrıya inanmasa ve onu “ben dans etmeyen bir tanrıya inanmam” diye sevmese de...

Wednesday, May 12, 2010

piç


Kaldığım yeri unutmamak için tırnak yiyorum…

O gün kime dokunduysam mideme gidiyor önce bilgileri bu sayede…

Sonra çözülüyor orda kirden pasaktan,
kirli kar grisi pıhtısından;
ne yastık kokusu kalıyor
ne de iç gıcıklayıcı parfüm hatırası…

Bu kadar benzemeseler insanlar birbirlerine
ve tırnak yemesem
hiç…
sokaktan geçen kadının kokusuna aldanıp da tazelemeyecek aklıma kustuğum rakıları
bellek dediğim,
o kısa boylu
piç…

döken: eksik günlük

resim: zerna

Friday, May 7, 2010

taş kağıt makas

ağır kanamalı fikirler var bu akşam,
aklın sınırları kağıttan duvar,
elimde makas
"taş" arıyorum oynayacak...

Thursday, May 6, 2010

biz

En çok öldürmeyi seviyoruz;

gırtlaklar gibi lal bir orospuyu;

limonda maydanozu

bir de ucunda efkar yanan sigarayı;

kül tablasında.



En çok izlemeyi seviyoruz;

elimizde sigara,

inşaat hafriyatı;

depremden mi sigaradan mı?;

nasıl öleceğini bilememek korkusuyla,

belki de biz otobüsün himayesinde giderken

bizimkisiyle aynı fikirler için sokakta kavga eden

adamları,

kadınları.

Bir de azıcık sesini açarak porno;

evde kimse olmadığına kanaat getirirsek.





En çok yemeyi seviyoruz;

kolay – basit – zor – alnıter – gözüyaşlı; hamurun içine et:

Mantı,

annemin eli değmiş,

sokağın başında kapış kapış satılan böreklerden farkı.

Bir de:

dünya yuvarlak,

su saydam,

Allah büyük

ve

seni seviyorum;

üç öğün aynı yalanı.

Belki bir de ucuz, kalbimiz kadar, ve kırıksa düşlerimiz gibi;

şehriyesiz pilavı



En çok oynamayı seviyoruz;

herkesin avucunda namlu, çap ve silah

avucunda herkesin,

deli dolu,

cayır cayır,

fitil fitil alkol.

alkol kana susamış,

su rakıya

rakı, herkesin suyunda

gelinin mutluluğa

damadın siyaha soyunduğu

yoğun kına(ma)lı bir düğünde

bir de yüzümüze,

gözümüze,

sesimize,

saçımızın rengine,

yani etimize

ya da

bir şeyimize işte

bir boşluğuna denk gelip

vurulmuş düşen;

temiz,

narin,

ürkek,

saf… kız… kadın…

orasına senden başka değmemiş;

duygularıyla; tazenin.



En çok söylemeyi seviyoruz;

peynir; sigara ve rakı

çatal; peynir, sigara ve rakı kokarken

ve

çalarken bizimkisiyle aynı acıdan bahseden

(arab-ı esk)i

arabı gülmez bir şarkı

bu vesile ile biz

kahrolurken

ve sarhoşken

kendisi ve kahrolmasını istediğimiz diğer her şeyiyle;

ayık

kadının adını

ve

bu, mutlu hatıralara engel adı hatırlatan,

yani şarkının bildiğimiz tek sesi,

zardan ince bir deri

nakarat yeri



(01/10/2005)

biryerler