Konsolide ruhların cari açlıklarıyız.
Devasa, mukayese götürmeyecek büyüklükte şeylerin bile sadece yeteri kadar yüksekliğe çıkınca küçücük bir noktaya dönüşeceğini bilmek.
Açlığın olduğu yerde haysiyet beklemek haysiyetsizliktir.
La amığa goduklarım. Biz bu kadar teknolojiyi yoğtubda sevdiğimiz şarkıdan önce düşük çözünürlüklü 5 saniyelik videolar izleyelim diye mi geldik.
Yollar ve üzerinde ona bakan insanlar o kadar güzellerdi ki bir an için neredeyse Türkiye'de olduğunu unutacaktım.
Bu olanlar insanı delirtir ama sen bu zekayla onu da beceremezsin.
Ne lan bu neşen ilk kağıtta Maça Ası mı geldi?
Eskiden hükümdarın incinen bir yeri iyileştiğinde şenlikler düzenlenirmiş...
Rakım öyle şenlikli bakıyor bana,
bense,
bir ölü yıkanır gibi dönüyorum musallada.
Ağzım kireçten kuyu.
Abı hayat suyundan tadamıyorum.
Türkiye'de 25 yaşını geçmiş ve üniversite bitirmiş erkeklere askerde "poşet", vatanını canı kadar çok sevdiği halde! zamanı olmayanlara "kısa dönem", vatanı için verecek 18 bin lirası olmayanlara da "şehit" denir.
Seni bir sikerim gider Google'da yarrağın anlamına bakarsın.
Fazla tevazu kibirdendir.
İnsan tek başına da çok olamaz mı?
Kim bilir kaç memleket genci doğru pornoyu bulmanın macerasında hışımla giriştiği otizbirden vazgeçmiştir.
“When you lost the element of surprise, you could assure success only by the ruthless application of overwhelming force.” -Dean Koontz-
"It was strange how some of childhood's words and ways fell at wayside and were left behind, while others clamped tight and rode for life, growing the heavier to carry as time passed." -Stephen King-
Robot Diyaloglar:
İnsan ilk olmak istiyor sevgide. Nefret edilmekte ise son. Hatta hiç mümkünse. İlginç bir yaklaşım dedi 17 milyar insandan topladığı verilerin sonucunu okuyunca. O duygudan bu kadar uzak olmak istemelerine rağmen nükleer bir savaşla kendi türlerinin sonunu getirmiş olmaları ne kadar da garip.
Böyle bir kelime varmış: Kanon: Heykelde vücudun değişik uzuvları ile bunların birbirlerine olan oranları belirleyen ölçüler.
Yıllar önce ölmüş bir arkadaşım var. Kardeşim gibiydi. Aynı yıl aynı gün doğmuş aynı okullara gitmiştik. Liseyi bitirene kadar. Sonra o hiç sevmediğimiz okulu benden önce terk edip askere gitti. geldi. Sonra Bi sabah uyanamadı. Kalp krizi dediler. Saat sabahın 6'sıydı. Şimdi ben onun adını internet sitelerine güvenli giriş yaparken güvenlik sorusu olarak kullanıyorum. Çok mu ayıp ediyorum can kardeşim paramı, çok mühim bilgilerimi çalmasınlar, orada olduğumdan kimsenin haberi olmasın diye buz gibi soğuk, "en iyi arkadaşınızın ismi" diye sorduklarında hala seninkini yazınca?
Rahat uyu ebi.
Friday, March 25, 2016
Wednesday, October 29, 2014
Kitaplarım
Kitaplar, kitaplarım, içimin henüz pıhtılaşmamış boşluklarını saf bir gençlik, ağu bir sükunetle dolduran kör gözlü kiramen katiplerim.
Yarı yeksan gençliğimden habersiz geçmiş, savaşların çiğnediği yüzyıllar kadar ağır, gülün gölgesine denk düşen eski bir tül kadar zarif, ve kibirli katilin bıçağında yırtılan ses kadar ince... sac ayakları hayatımın...
Kitaplarım...
Sayfalarının arasında bilmem kaç ölümden döndüğüm, mahşeri de müjdeyi de gördüğüm, beni rızamla düştüğüm mabadların kör ağızlarından alan, sevda diye daldığım uçsuz karanlıklardan bin sevap saadetiyle çıkaran, yüzlerce dil bilse de yine dilsiz, binlerce söz tutsa da yine sessiz, harcı toz, dokunanı serkeş, seveni payidar, solgun yüzlü yitik yarenlerim benim.
......
Kitaplarım...
Bir iştah ve pişmanlık gibi geçici, göğü delen binaların parlak ışıklı camlarında ölü bir güvercin gibi huzurdan yana aksak yanı hayatımın...
Beni benden sakınan adsız kahramanlarım... Kitaplarım...
......
Bu yayı kırık sakat halimden pişman geri kalanımın var olmak ve manasını aramakla ilgili bitmez açlığının cüz cüz, saat saat imtihana geldiği uçsuz bucaksız meydanlarım.
Mutluluğa seyiren her acemi telaşta, o büyük sırra dair doymak bilmez her açlığımın her kabarışında aciz nefesimi rahman kapılarına kul kepaze eylediğim bereket helvasından sonsuz diyarlarım.
Kitaplar...
Nişanı, ayıplanmayı adet edinmiş kırmızı gözlerden de beter isli birer aşk, ya dünya bu tutuştuğum.
İçime çektiğim duman ciğerlerime damla damla dolduğum.
Rengi kırık saman sayfalara aklımın ardı sıra batan elimde mürekkepten mürekkep bir dağ karası...
her sayfada bir son huzur, her sayfada bir başka taze isyan; bir satır divite sürünmüş aklın akla şirk koşması yeniden her satırda...
Zül olmuş zamanın kendini kibirli harflere satması...
Bin dervişi yutmuş alemin bir "ol" sözünün peşine düşüp her nefeste yeniden bir yaprak kağıda sığması...
Elin kağıda her sarılışında, fikre inen her keskin satırda yel almış yüreğin yorduğuna hasret kalması.
Hasretler; aşkın meşke ramak kalması; sevda ile uyanıp, özleme kuşanıp, acı ile yoğrulanları okudukça sözün dize gelmesi.
Kurşun deyince ölen, ölüm deyince giden aklın içine giren her kelimede namluda titreyen barut gibi acıya hemhal olması.
Şirazesi kırılmış mekanın zamana yol olması...
......
Kitaplarım...
cevabı olunmaz bir bilmece.
Efendisine ırak bir burç.
Mürekkepten mürekkep kaleler.
Bilipte anlatamayanların masalındaki o uzak uç...
İnsanı sûkunetle kendine çeken mayi bir el.
Gerçeklerden kaçıp doğruların arandığı çimenleri ıslak o gizli yer.
Bir güzelliği görmek ama üstüne uzanmamak.
Yordamdan uzak hastalıklı bir itaat.
Nerden baksan gayb.
Nerden baksan tutarsızlık.
Beni bana açsın diye aralarına uzandığım kitaplarım...
Çevirdiğim her yeni sayfada önüme saadetiyle keyfini süreceğim, ama bu kelimelerden cennetin bedeli olarak kahramanlarının kaderlerine ortaklığı şart koşmayan cömert hayatlar seren eli açık masalcılarım benim.
Hazinesi ve haramisi bol, humması altından, masalları parıltılı rüyalara açılan susam kilitli kapılar onlar...
Onlar, sanki karşında gülümseyen eski bir dost... Dostun uzattığından sağlam bir nefes alır gibi çevirdiğim her sayfada aklımın kapılarını kırk kere kırıp her baskında yeniden ters kelepçesine alanlar beni.
Onlar beni akıl kusurluluğu suçundan zihnin zifiri zindanlarına yaka paça tıkanlar.
Onlar suratımda patlayan sunturlu dayaklarını fikrin zehirli yumruklarıyla atıp, sabrın erdeme giden sicimini uzun tutan kör gözlü cellatlar...
Onlar çift başlı dev kartalların, onlar ormanı sahipsiz sanan yaşlı kadın düşkünü terbiyesiz kurtların, onlar ağzında ateş canavarların önünde dize geldiği gözleri patlak, derisi yeşil, çatal dilli efendileri.
Onlar kanla teyemmüm eden, taze gelinlerin ruhuna sinen, geceleri gölgelerin içinden çıkıp gelen garip şeylerin karanlık efsanesi.
Onlar, kırk kere saklı hazinelerin, her basamağında bin kere ölünen gizli dehlizlerin, istiğfar kapılarında kırk tövbenin kırk kere yeksan edildiği, altın sarıklı türbelerin yerini rüyalarda fısıldayan yaşlı büyücüler.
Dostlar 30 gümüş sikkeye satıldığından beri yıl olmuş basbayağı iki bin küsür, onlar şimdi aslında, güzel prenseslerin hain, yakışıklı prenslerin biraz ibne olduğunu öğreten eski ahbaplar bana.
Onlar, işte, parmağımı sihrine doladığım her sayfada başka maceraların sonunu getiren hayal tozundan sisli hayatlar.
Onlar şimdi, masada, yatağımda, koltukta, kitaplıkta. Onlar evimde, çantamın içinde, onlar yolda, işyerinde. Onlar işte oldukları gibi orda. Bense, sümüğünü yakası sökük önlüğüne silen yaramaz çocuk onların yanında.
Kitaplarım...
Zamanın ömrümü takvim takvim yırtan katil bıçağındaki ses kadar ince onlar... sac ayakları hayatımın...
Saturday, August 23, 2014
YAr
YAr
Gülüşün orman yangını;
Yokluğun zamana çekilmiş
tığ.
Gözlerin, fırtınanın ilk
rüzgarı gibi.
Her neşesi, kendine tufan...
Toz olmuş demir dağı.
Dağ dediğin durak kışa;
sen yokken.
Sen yokken,
ölüm,
acıdan değil;
olsa olsa, tende çizik
hayata küçük bir makas...
Ey sen!
Zamanımın bohçacısı.
Mevsim kış; gökyüzü kısa.
Ellerin aklıma kalan en
acısız düşlerin.
Tozu toprağı olduğum.
Evimin önü.
Nazeninim.
Mabedim ol.
Gözüne göz kondurmak şirk
sayılsın.
Sen tek ki kurumuş
dudaklarınla git çeşmeye.
Göğün yere kavuşacağı o gün
geldi sanılsın.
Yani sen afet gibi kadın;
Bizi toz etmeye niyetliysen
Omzundan yağmur düşürmesen
de olur;
Tek ki kara saçlarını getir.
Ama bundan azını değil.
Örtsün yüzün yüzümü.
Vursun nefesin alnıma.
Namusuma eğil.
Mescitte mahşer adından
sonra anılsın.
Buram buram,
özlüyorum...
Tazem...
Dünya, kandıracak kadar
uzun.
Soğuk ellerim yabancı bir
memleket gibi.
Acının ırmağı tek kürek
uzakta:
umut var dediler; bak
orada.
Durmak zor,
gitmek kabir;
vardım,
gördüm...
Deliriyorum...
Bakma öyle dik durduğuma;
yüksek sesle üzülmeyi
bilmem ben;
içimden,
sürünüyorum.
Ah keder!
Bir beddua gibi peşimde,
sana gelirken ayaklarımı
yerden kesen gölgem.
Öldürmek istiyor içimde
kalan son nefes,
çoktan yere çaldığı
cesedimi.
Çekil!
Çekil de, üstüne yalnızlık
sıçramasın.
Senden önce bir damla can
diye ağlayan bu yürek,
şimdi mezbaha yeri.
Dilim dilim,
kıyılıyorum...
Aklımdan kendime dair bir
şey geçiyor;
kuru bir ağacın dalı kadar
kırık,
sokaktan cılız kedi kadar
da tanıdık.
Yanmış bir tarlayı eşeler
gibi...
her nefeste bildiğin zift
karası duman;
tesbih ağacından ey
sevgilim
tane tane zehir;
yaram elimde köz bir ateş.
yaram yanmaya hazır.
Nefes nefes,
dağlıyorum...
İçimden bir şey geçiyor;
yolcusuz,
istanyonsuz,
vagonsuz,
raysız bir tren gibi.
Sanki büyüyormuşum da,
siliyormuş hayat benden,
bana en çok benzeyenleri.
Çekip kendimi ense
kökümden.
Kendimi kendimden,
Söküyorum....
Müstesnam.
“Olur mu öyle saçma şey” deyip,
arkanı döneceksen eğer,
aralara da kan
dudaklarını,
zehrini bana öyle ver.
Kuruyacaksa bundan kurusun
bu nefes;
çünkü, bu hikaye bildiğin
benim.
Ve içinde çıldırdığım bu
kafes,
anlatması en elzem yerim.
Aklımı kağıdın üstüne
satır satır,
Doğruyorum...
Doğrulma eğil....
Eğil!
Eğil mahşer oyun bahçesi
kalsın.
Eğil ki yüzümün sol kenarı
sultan soluğuyla kızarsın.
Eğil, ey bu halin nedir
diyeni utandıracak yaram sızlasın.
Eğil, ayıbı gaybta kül
eden sen.
Eğil, sözümün sızımın
sahibi.
El ver bendeki bu koru alev
göğsünde azledeyim.
Eğil, az getir boynunu
boynuma da,
diyeceğimi diyeyim:
Şimdi burda göğsüme
sıkışan şeytan
kaburgalarımın kirli pasında,
Takat ki –olduğun kadar- taa
uzakta.
Demir olsa kararır.
İçimde senden yadigar
meşum bir ateş
gün be gün,
Eriyorum...
Ama arş-ı alaya manayı katan sen,
eski bir yol kenarında
kırık bir kaldırım
köşesinde taç veren
bir hüzün çiçeği nasıl
açarsa
-işte aynen öyle-,
yorgun açıyorsun gözlerini:
Daha baştan solgun,
daha başında sonbahar.
daha en başında kırık.
Öyle gidiyorsun benden,
bedenimden,
sana tutuşan etimden.
Kiralık köhne bir evden
tek bir bavulla çıkar
gibi...
Bakakalıyorum...
“Kalsın, ne olur!” diye
yalvardığım rüzgar,
sesimi sözden saymazken,
kalabalıkta annesinin
elini kaybetmiş bir çocuk gibi,
yüzümde çığlık ve gözyaşı
acıya irşad ediyorum.
Sessizliğim boz değil ya,
hoşçakallarına sarılıp çekiyor
seni,
gecenin siyah denizine
sisin arkasındaki yağmur,
toprağı ağacından söken
dev bir gözyaşı gibi...
Yola düşen her adımında
damla damla,
boğuluyorum...
Kutbum.
Yanıltmasın seni asker
kısası saçlarım;
rabıta değil, infial var,
aklımı örten son zarın altında!
Sensizlik ağır.
Altında ufalanıyor
kemiklerim.
Ufalıyor kalbim.
Ufalıyorsun.
Uflanıyorsun...
Küçük ayakların kalabalığın
ertesine,
karışıyor nefesim,
pisin tozun terkisine.
Üstümde zaman,
Ömrüm sıradan bir
cinayettin artığı gibi
Uf!
Eziliyorum...
İzsiz, izansız,
tadsız-manasız izbede kalayım diye
ağır yükler giymiyorsun;
aşk, sahipsiz
ve anılar tozlu kalıyor
dolapta.
Kabusunda ölen mülteci
sesim hiç çıkıyor içindeki
hücresinden.
Soruyorum:
Kuyu taşta mı başlar suda
mı?
Hasret başta mı güzel
sonda mı?
Cevabın ardında düşerken
arkamda bırakıyorum önüme
saçtığın kaldırımları.
Aşka aç kuşlar yiyiyor
peşinde bıraktığın
güvercin adımlarını.
Uzadıkça gölgen,
daha da ayrılıyor
yokluğunun hesabındaki
parmaklarım.
Kazıyor seni
aklımın hamasi haritası
asılı olduğu devlet rengi
duvarın paslı memleketinden.
Tarif ettiği adrese kadar
eşlik eden
yaşlı adamların selameti
ile değil;
koparır gibi takvimden bir
sayfayı
tutunduğu zamanın
Siccin’inden.
Dur gitme!
Bu hicret de yarım kalsın.
Ne olur gitme öyle ey
sevgili!
Öyle naif öyle aklın
ucuyla...
Çünkü, gitmek kolay,
gitmeye niyet edince
aslında.
Yollar yok olur.
Düğümlenir.
Mesafeler,
narin eller,
güzel bakan o gözler,
o en güzel sözler...
Ucuca gelir de körelir.
Sevda menzilden çıkınca
bir kere
niyet tek ki gitmeye
azmetmek olsun;
yarası yardan
yarısı kış günü ayazdan
gönülden gönüle
bin adım da az gelir
doğrusu,
bin arşın da.
Ben bu sonun yolcusu.
Düşe kalka,
Aşk ediyorum...
Ya star!
Yön bulduran gecenin,
pusulası ses.
Gece ki asıl fakih.
Mennan değil bu;
Aşk.
Gelir diye korktukları üç
harfli şeytan...
Ama gidiyorsun.
Gidiyorsun ya.
Duyduğun bu ses,
kırılan kalbimden değil.
Göğsümdeki kafeste vurulan
iman.
Oysa ki.
Ne acziyet gözümde kör.
Ne reddedişe kulağım
sağır.
Kaçışım korkaklıktan
değil,
Bu esaret iki omuz için
fazla ağır.
Nefes nefeseyim.
Yorulduğumdan değil;
Seni sevdiğimden sultanım.
Elif, lam, mim!
Şirke koşuyorum.
Labels:
eksik günlük,
iyi olduğunu sandığım şiirler,
şiir,
yar
Sunday, July 13, 2014
Biz
Kopuk bir yüzyıl geleneklerinden, içine girmeye çalıştığı gelecekten kopuk. Zaman Kirli bir çağın yıl devirmeye çalışması. Biz çocukları kendini kaybetmiş mikroplar, en öznediğimiz oyun tanrılar yaratmak, tanrıcılık. Zulmün haber değeri taşımassa üzünülmesine gerek duyulmadığı tükenmiş bir ömrün yanmış tohumlarıyız. Her birimiz toprağındaki çatlakları unutmuş kendinden doğacak çiçeklerin bu cehennemin çehresini yırtacağının hayalinde. Gelecek sizin eserinizdir demek, ben bi bok yiyemedim, siz hallediverirsinizden başka nicedir? Topu hep sonraki kuşağın karnına atmak Suçtan kaçmak için ne boş bir inziva. Hepimiz tecesüssten yoksun etin ve uykunun peşinde bildiğin hayvan üzeri +1 leriz. 0 larımız öyle çok ki başımıza gelecek en güzel 1 şey bile ancak kötülüğümüzü milyon eder.
Yoktuk. Çoklandık. Boklandık.
Yoktuk. Çoklandık. Boklandık.
Saturday, September 22, 2012
bir kadın'a
Bu seni bıraktığım son
ağustos ayı.
Bu hayatımdaki en susuz yaz.
İçimde mevsim bilmeyen
kanatsız bir ayaz.
İçimde acı,
içimde içimi acıtan seni
unutmak.
İçimde acıya
ve seni unutmaya dair
yıkılmak bilmeyen müebbet
bir inşaat.
Belki bir ihtimal olurdu
geri alabilseydim içimdeki
çocuğu
gittiği son saklambaç
oyunundan.
Ama mümkün değil
bir harften bir kitap
yaratmak
ne de benden bir adam.
Gidiyorum.
İçimde ilk defa
pişmanlıklarım,
pişmanlıklarımın mağarasını
koyulaştırmaya gidiyorum.
Gidiyorsun.
Son kez.
Sen de,
benden kalan iki kırık
hatıran
başkasının olmaya.
İkimiz birden,
ceplerimizde küskün birer
heves
koşa koşa kaybolmanın dehşet
karanlığında...
Bir gözyaşı kadar değeri
olmayan bu yazık hayata daha iyi tutunmak adına.
Yazık.
Ait olmak kurnazca ve dingin.
Vazgeçmek ihanetin yüzündeki
lanetli gülümseme.
Kaybetmekse normal.
Vazgeçmekten korkmak da
elbet!
Ama sen,
omzunda –haklı olarak-
uyumak için bir baş arayan kadın.
Ne olur hiç korkma!
Sen ilk adımını atıp eşiğini
aştığın o evden.
Korkma...
Bir daha asla geçmeyecek
saklambaç düşkünü o çocuk sizin semtten.
yazar: eksik günlük
Wednesday, April 4, 2012
Modern İnsanın Sıçmakla Olan İmtihanı
- modern insanın en büyük sıkıntılarından biridir.
modern insanın en büyük sıkıntılarından birini şahsen sıçmakta buluyorum. evet bildiğimiz sıçmak. önce bokun gelmesi bekleniyor. bekleniyor... ve bekleniyor mihail...
yani aslında bu öyle nöbet tutar gibi bir bekleyiş de değil ama evet dost o bok bekleniyor. kaka diyelim bu satırdan sonra. kaka daha modern. ve kaka nihayetinde geliyor.
bu kakanın gelmesi mevzusu da bir ilginç. size çok enteresan bir anımı anlatayım: aşk gibi mesela bu kakanın gelmesi. geliyor ve vuruyor. beamm.(vurma sesi) o an gözde bi parıldama beyinde orta ölçekli bir şaklama oluyor. misal, diyelim yolda yürüyorsunuz ve otobüs kaçacak adımlar hızlı falan. ya da kafenin birinde oturmuş tavla atıyorsunuz. hop bi baktın kaka geliyor. geldi. beamm (bu sesin ne olduğunu biliyoruz artık) o anda gözde bir parlama beyinde kakayı en hızlı ortadan kaldırımımına (türkçede var bu kelime) yönelik bir iştah açılması yaşanıyor. bi halet-i nez hali vuku buluyor tabiri caizse.
bununla da bitmiyor bittabi. sonra kakayı bırakmak için en hızlısından bir çıkış yolu aranıyor. bir matrix,teki anahtarcı havası sarıyor bünyeyi. bir seçici geçirgenlik kaplıyor gözlerdeki fer,i. her ne kadar cehennem onaylı birer zındık olsak da her yer cami her lokanta, abim be bi tuvaleti kullanabilir miyim?, oluyor.
söğüt gölgesine sıcarmış gibi bir hava olmasın diye de yalandan bir ayran söyleniyor tuvaletinin bir miktar daha eskitileceği lokantanın huzura giden merdivenlerinde. ve bu meşakatlı yolculuğun sonunda tuvalete varma eylemi nihayetinde zuhur ediyor. götümüz hülasası ile kendi seksi ve gerekiyorsa kıllı çıplaklığını dünya anamızın oksijenine değdiriyor. lamı cimi yok göt bildiğin açık yani arkadaşlar. ve kakalamaya son derece hazır.
aman o da ne canım!! hayretler olsun. bunlara da mı reva göreceğdin bizi yarabbim! bir bakteri mi o gördüğüm sanki? ever bir bakteri gördüm sanki? peki ne yapacağım? ne yapılmalı? tabi ki dünyadaki en güçlü bakteri öldürücüsü olan tuvalet kağıdını tuvalete sereceğim. (hal üzere bahsi geçen tuvalet alafranga olandır. alaturka olup da her torpido atışta göte geri sıçrayan su damlalarıyla bravo dostum yea yazan delik`ül kübarı başka bir bahiste inceleyeceğiz) ve bütün bakterileri üzerlerine bir serişte yok eden tuvalet kağıdının anne sicaklığına güvenilip alafranga tuvalete çömelinir.
ve işte hayat her şekliyle o anda vücut bulur görülesi ibreti alemlik sıfatımızda. bir üzülür gibi olur yüzümüz, bir büzülür. bir terler, bir gerilir, bir serinler, bir neşe kaplar bir sıkıntı. ve tam o sırada bir koku alır yerinden aklı. koku ki ne koku! aman yarabbi! ama buna da çare olmuştur çağlar üstü modernizim. sifon kokunun kendisini tüm aleme bırakmasına müsade etmeyecek ölçüde kısa aralıklarla çekilir. iki dop dop, bir sifon bu konuyu açıklayıcı olarak iyi bir örnek teşkil edebilir.
ve en nihayetinde bütün cerahat kübar-u sonsuza duhul edilir. iş bitirilir. yüze yansıyan tüm o ikircikli haller gitmiş giderilmiştir. artık serin bir yel eser badenin ucundaki lalede. püf püf. ama göt hala kirlidir. bir şekilde büzüğe asılı kalan komando kakalar temizlenmelidir. ve bu sıkıntılı hale en güçlü bakteri yok edicisi tuvalet kağıdı bile yetişemeyebilir. o halde? süpermen? yoo. tedbirli kişi zaten tuvalete girmeden önce kakasının şiddetine mukabil bir miktar tuvalet kağıdını çoktan su ile terbiye etmiştir. suya eleştirilmiş kağıtla bir iki perdah macun çekilir laleye önce. yatıştırır. serinliğe bir perde daha katılır. su iyidir. kırk yıl sonra bile hatrı sayılır. sonra asılınır yanda dönmeyi bekleyen ruloya. sanki anasına küfretmiş gibi. seni ben amna kodum rulosu gibi.
ve bütün got pürü pak edilir. sonra arkasından sövülmesin diye tuvaletin üstüne serilen kağıtlar elle dokanılmak istenmediğinden ayak ucuyla tuvaletin içine itilir. sifon var güç ile çekilir. bir daha ve bir daha. ve allahımmmmm!! (violin concerto in d minör op.47 j. sibelius/ a. dubeau burdaki coşma anının sebebidir) şööööör!!! bok geldiği nalet cehenneme gönderilir. pis.
ve o unutulmaz döngü. o hipnotize eden girdap. yok oluşu kahverenginin ve akşam yemeğinden kalmış nohut tanelerinin. bir ahenk kaplar hacethaneyi. ama gel gör ki (gorki sen gelme) eller hala kirlidir. en az 25 bakteri tünemiştir. ve 25 bakterili o pislik yuvası eller acilen temizlenmelidir. lavaboya eğilinir. suyu özgürleştirecek çeşmenin başıyla oynanır. kenardaki kesilmiş yoğurt kabının içindeki sabun en temiz yerinden kavranır. aynadaki yansıma dikkat ile incelenir. bu mudur dünyadaki sorunlara çare olacağını sanan adam ya da evde kaç bira var lan acaba şeklinde akse bir kaç felsefi soru yöneltilir, aynanın dökülmüş sırları arasından. eller temizlenir. eller kurulanılır. elleri kurulamakta kullanılan paketleme kağıdı çöpe defnedilir. son bir iki damla pantolda silinir. önemliyse saç bir iki düzeltilir. kapı çengelinden kurtarılarak itinayla itilir. ve seni, tuvalet sahibini, bu yolda çok mücadele verip çok sıvılar kaybetmiş laleni rahatlacak o son cümle söylenir:
bizim bi ayran vardı ne oldu abi?
ve modern insanın sıçmakla olan mücadelesi her ne kadar biraz yavaşlamış olsa da hiç bir zaman bitmeyecektir. bbc earth. göt is the sky...
Sunday, January 1, 2012
dilenci
"Neden burada oturuyorsun?" diye sordu genç adam, elini açmış köşede duran yaşlı olana.
`Hiç` dedi yaşlı adam.
`Hiç bir şey yapmadan oturabilir mi insan?` dedi genç olan.
Açtığı elini gösterdi yaşlı adam, `Bak,` dedi ve üfledi eline, `İşte hiçlik bu` diye.
`Hiç olur mu?` dedi genç kalan, `Bak! Ben çektim bile o nefesi içime.`
`O zaman,` dedi yaşlı adam, `hiçlik senin de içinde...`
Subscribe to:
Posts (Atom)


