Sunday, February 22, 2026

Doğu Bölgelerinde Mirasın Erkekler Arasında Paylaştırılmasının Sosyal ve Ekonomik Etkileri

Doğu Bölgelerinde Mirasın Sadece Erkekler Arasında Paylaştırılmasının Sosyal ve Ekonomik Etkileri

Türkiye’de miras hukuku kadın ve erkek çocuklar arasında eşitliği esas almasına rağmen, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bazı geri kalmış şehirlerinde mirasın fiilen yalnızca erkek çocuklara bırakıldığı görülmektedir. Bu çalışma, söz konusu uygulamanın toplumsal ilişkiler, aile yapısı ve ekonomik yapı üzerindeki etkilerini incelemektedir. Bulgular, bu pratiğin kadınların mülkiyet hakkını sistematik olarak sınırladığını, aile içi çatışmaları artırdığını ve ekonomik kalkınmayı olumsuz yönde etkilediğini göstermektedir. Mirasın cinsiyet temelli paylaşımının yalnızca bireysel bir hak ihlali değil, aynı zamanda yapısal bir kalkınma sorunu olduğu açıktır.

AZ ÖNCE “JİN JİYAN AZADİ” DİYORDUNUZ?

Miras, yalnızca mal paylaşımı değil; aynı zamanda iktidarın, aidiyetin ve aile içindeki konumların yeniden üretildiği bir toplumsal mekanizmadır. Türk Medeni Kanunu’na göre miras paylaşımında cinsiyet temelli bir ayrım yapılamaz. Ancak bazı geri kalmış şehirlerde hukuki normlar ile toplumsal pratikler arasında ciddi bir uyumsuzluk bulunmaktadır. Kadınların mirastan fiilen dışlanması, geleneğin hukukun önüne geçtiği ve toplumsal adaleti hiçe saydığı bir alan yaratmaktadır. Bu, sadece bireysel mağduriyet değil, toplumsal bir utançtır.


Kanunen Mirasçı Olamayanlar (Resmî Kategori)

Türk Medeni Kanunu uyarınca bir kimsenin mirasçı olamaması, ancak belirli hukuki sebeplerin varlığı hâlinde mümkündür. Bu kapsamda mirasçı olamayan kişiler şunlardır:

  • (i) miras bırakanı kasten öldüren veya öldürmeye teşebbüs edenler,
  • (ii) sahte vasiyetname düzenleyen veya mevcut vasiyetnameyi ortadan kaldıranlar,
  • (iii) hukuken mirastan çıkarılanlar,
  • (iv) mirası reddedenler ve
  • (v) miras hakkından feragat edenler.

Bu grupların ortak özelliği, mirasçılık sıfatının kaybının bireyin kendi fiiline ya da hukuki bir işleme dayanmasıdır. Başka bir ifadeyle, bu kişilerin mirasçılıktan yoksun kalması, hukuken tanımlanmış bireysel davranışlar veya geçerli hukuki tasarruflar sonucunda ortaya çıkmaktadır.


2. Doğu İllerinde Kadınların “De Facto” Mirasçılıktan Dışlanması

Herkesin değil, sadece kadının mülksüzleştiği bir toplum.

Türkiye’nin bazı geri kalmış şehirlerinde kadınlar, yukarıda sayılan hukuki sebeplerden hiçbirine sahip olmadıkları hâlde fiilen miras alamamaktadır. Bu kadınlar ne miras bırakanın hayatına yönelik bir fiilde bulunmuş, ne sahtecilik yapmış, ne mirası reddetmiş, ne de hukuken mirastan çıkarılmıştır. Buna rağmen miras paylaşımı sürecinde dışlanmaktadırlar.

Bu durum, hukuki bir mirastan yoksunluk hâli değil; toplumsal normlar ve gelenekler yoluyla üretilen bir dışlanma biçimidir. Fiiliyatta kadınlar, hukuki mevzuatta karşılığı bulunmayan ancak uygulamada etkili olan bir kategoriye dâhil edilmektedir. Bu kategori, “gelenek gereği miras alamayanlar” şeklinde tanımlanabilir.

Söz konusu grup, kanun metinlerinde yer almamakta, yargı kararlarıyla oluşturulmamaktadır; ancak pratikte miras paylaşımında belirleyici rol oynamaktadır. Bu nedenle kadınlar, resmî olarak mirasçı kabul edilmelerine rağmen, fiilen mirasçı olmayanlar sınıfına dahil edilmekte ve hukuki mirasçılık statüsü toplumsal pratikler aracılığıyla işlevsiz hâle getirilmektedir. Bu uygulama, toplumsal cinsiyet adaletsizliğinin en açık ve utanmaz göstergesidir.


Burda yapmaya çalıştığım, mirasın yalnızca erkekler arasında paylaştırılmasının sosyal ve ekonomik sonuçlarını çok boyutlu biçimde ele almaktır.


Literatür

Toplumsal cinsiyet ve mülkiyet ilişkisi üzerine yapılan çalışmalar, mülkiyetin ekonomik olduğu kadar sembolik bir güç kaynağı olduğunu göstermektedir (Agarwal, 1994; Kandiyoti, 1988). Türkiye bağlamında yapılan araştırmalar, özellikle kırsal bölgelerde kadınların miras hakkından feragat etmeye zorlandığını ortaya koymaktadır (Buğra & Keyder, 2006). Bu durum, patriyarkal aile yapısının ekonomik araçlarla yeniden üretildiğini göstermektedir. Uluslararası literatürde ise miras eşitsizliğinin kadın yoksulluğunu derinleştirdiği ve kuşaklar arası eşitsizliği artırdığı vurgulanmaktadır (Deere & Doss, 2006). Dolayısıyla mesele yalnızca kültürel değil, doğrudan kalkınma ile ilişkilidir.


NASIL YAPMALI?


Bulgular

Toplumsal Cinsiyet Hiyerarşisinin Pekişmesi

Mirasın erkeklere bırakılması, kadınların aile içindeki konumunu zayıflatmaktadır. Kadınlar, ekonomik güce sahip olmadıkları için karar süreçlerinden dışlanmakta ve “emanet” statüsüne indirgenmektedir. Bu durum, eşitsizliği geçici değil, kalıcı bir hale getirmektedir.

Aile İçi Çatışmaların Artması

Kadınların miras talep etmesi çoğu zaman aile bütünlüğüne tehdit olarak algılanmaktadır. Bu algı, kadınları ya susmaya zorlamakta ya da aileden dışlanma riskine maruz bırakmaktadır. Sonuç olarak aile, dayanışma üreten bir yapı olmaktan çıkıp, gerilim üreten bir alana dönüşmektedir.

Kadın Yoksulluğunun Derinleşmesi

Mülkiyet sahibi olmayan kadınlar, boşanma, dul kalma veya ekonomik kriz durumlarında ciddi kırılganlık yaşamaktadır. Bu kırılganlık, yoksulluğun kadınlar üzerinde yoğunlaşmasına neden olmaktadır. Böylece eşitsizlik yalnızca bugünü değil, bir sonraki kuşağı da etkilemektedir.

Ekonomik Kaynakların Dar Bir Kesimde Toplanması

Mirasın erkekler arasında paylaşılması, ekonomik kaynakların sınırlı bir grup üzerinde yoğunlaşmasına yol açmaktadır. Bu durum, kadınların üretim süreçlerine katılımını sınırlandırmakta ve bölgesel kalkınmayı yavaşlatmaktadır. Toplumun üretim kapasitesinin yarısının sistem dışına itilmesi, ekonomik verimliliği düşürmektedir.

Bu bulgular, miras eşitsizliğinin yalnızca bir “aile meselesi” olmadığını, doğrudan toplumsal düzenle ilişkili olduğunu göstermektedir. Kadının mülkiyetten dışlanması, erkek egemenliğini ekonomik araçlarla pekiştirmektedir. Bu durum, geleneğin yalnızca kültürel değil, ekonomik bir tahakküm biçimine dönüştüğünü göstermektedir.

Bu da göstermektedir ki mirasın yalnızca erkekler arasında paylaştırılması:

  • Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştirmekte,
  • Aile içi çatışmaları artırmakta,
  • Hukuk devletine olan güveni zayıflatmakta,
  • Kadın yoksulluğunu kalıcı hale getirmekte ve
  • Bölgesel kalkınmayı olumsuz etkilemektedir.

Dolayısıyla bu uygulama, yalnızca bir gelenek değil; toplumsal maliyeti yüksek bir eşitsizlik rejimidir. Bu durum, kadınlara yönelik sistematik ve utanmaz bir adaletsizliktir ve hiçbir şekilde mazur görülemez.


Kaynakça

  • Agarwal, B. (1994). A field of one’s own: Gender and land rights in South Asia. Cambridge University Press.
  • Buğra, A., & Keyder, Ç. (2006). Social policy in contemporary Turkey. Boğaziçi University Press.
  • Deere, C. D., & Doss, C. R. (2006). The gender asset gap. Feminist Economics, 12(1–2), 1–50.
  • Kandiyoti, D. (1988). Bargaining with patriarchy. Gender & Society, 2(3), 274–290.

Wednesday, April 9, 2025

21

Seçme Alıntılar ve Gözlemler

  • “Eyvah düştüm!” diyenin değil, “Bismillah!” deyip ayağa kalkanın yanındadır Allah.
  • “Museviler de kendilerinden olmayanları ‘gentile’ olarak adlandırırlar.”
    Ortadoğu - Bernard Lewis
  • Bir an için o çok sevdiğiniz filmin çekilmediğini düşünün, ya da o kitabın hiç yazılmadığını, o şarkının hiç söylenip çalınmadığını.
  • Hayattaki çoğu şey su içmek gibi güzeldir. Bir kere değil hep yapası gelir insanın. Yasaldır. Ucuzdur. İyidir.
  • Konuşurken kollarını vücudundan ayırmıyordu. Bir kadın için çok uygun olabilecek bu davranış.
  • Konuşurken kollarını bu şekilde rastgele uzatmasa aslında ona çirkin demeyecekti. O kadar uzatıyordu ki kollarını, Osman kadın her seferinde tezgahın arkasından bir şey isteyecek diye telaşlanıyordu.
    “Tövbe! Tövbe!” dedi Osman içinden. Duydum. “Osman abi?” dedi kadın, “Bizim sipariş hızlı gelebilir mi?” Osman’a bakıyorum. Osman kıza bakıyor. “He? Efendim?” dedi Osman. Kız duymadı. Ben duydum. “Duyamadım. Kusura bakmayın” dedi. Benden de özür dilediğini düşündüm. Cevabı kapıdaki kıza bıraktım. Kolay gelsin dedi ve gitti kadın. Bana döndü Osman ne dedi bu kadın dedi. Duymadım dedim.
  • Sana söyleyeceğim bu şeyi başka kimse duymayacak anlaştık mı?
    Bana söylediklerini başka kimseye söylemeyeceksen anlaştık. Yoksa söyleme.
  • İnsanın icat edip ticaretini yapmadığı bir şey yoktur.
  • Kasap ineği yönlendirmek için kuyruğunu büker. Kafasına vurmaz. Sırtına vurmaz. Kuyruğunu büker.
  • Sen hiç birbiriyle kavgalı iki balık gördün mü? Kavga karada başlar.
  • Husumet bitmeden musibet bitmez.
  • “Bana sapladığın bıçağı kahkahaya çevireceğim.”
    Nikos Gatsos
  • Şimdi bize Osmanlı tarihi öğrettiler ya. Osmanlı’da çocuklar ne tarihi öğrendi?
  • İnsanın kendini başkasından dinlemesi kadar güzel çok az şey var.
  • Dekupaj testere ile metal keserken testereyi kendinize doğru yatırıp öyle kesin.
  • Bir şeyi inşa etmek yıkmanın ilk aşamasıdır.
  • En küçük organizma bile enerji arayışında.
  • Bir cümlenin karşındaki insanın hayatını değiştireceğini bilmek kişilik bozukluğudur.
  • Kabe’de olan kıbleyi kimseye sormaz.
  • İki kız aşağıda konuşuyor. İnce bir güvercin sesi. Perde de hafif kıpırtılar. Bi kedi miyavladı. Uzaktan bir martı sesi. Halbuki burası tepe. Çocuklar gülüyor. Bir arabanın bagajı kapandı. Demir düştü yere. Hava inadına sıcak. Perde biraz daha kıpırdadı. Ayaklarımı sivri sinekler yemiş. Küçük kızlardan biri annem dedi. Allah rızası için dedi. Sonra bir şeyler daha. Karga sesi geldi çok yakından. Kurye motoru geçti. Büyük ihtimalle kuryeydi. Bazen gece 3 te tost ayran söylüyorum. Güzel bahşiş veriyorum. Gülüyor gençler. Marşa bastı arabanın biri. Biri koşuyor. İnce bir kırlangıç sesi. Motorcunun korna sesi. Uzaktan bir Şahin gazlıyor. Çatıya Bıldırcın geldi. Karganın sesi bir uzakta bir yakında. Camın önünde anten kablosunun sıcaktan erimiş gölgesi. Kırlangıç ötüşlerinin arasındaki mesafe gittikçe uzuyor. Bir Güvercin geçti üstümden. Çocuklar hala sokakta. Birinin annesi kızını eve çağırdı. Diğeri bir an ne yapacağını bilemedi. Balkondan çocukları kargaları büyüdüğüm mahalleyi izleyip gülüyorum. Çocukken de böyle bazı camdan bakıp gülerdim.
    İstanbul - 2023

Friday, January 26, 2024

-20-

  • Ne kader güzel.
    Getting a kidney surgery by falling onto your own sword.
  • İnsanın söylemediği başına çok az gelir.
  • How does everything gravitate toward ordinary?
  • Hastalıktan geberiyorum, hala ağzımda fosur fosur sigara. Hava -72 derece.
  • Demokrat dediğimiz sonunda, rakibinin haklı olabileceğini kabul eden adamdır.
  • İçinde hukuk olmayan, adalet olmayan, eşitlik olmayan Cumhuriyeti kim sker, afedersiniz?
  • Sizin refahınızı koruyan düşünce dışındaki bütün düşünceler yanlıştır. İnsanın nihai hedefi acı olmaz.
  • Devlet en çok kendisini yıkmasından, en çok endişelendiğinin elinden tutar. Diğer bütün dertlerini şiddetle çözer.
  • Ruhi Su gibi bir Türkiye olsun.
  • İstanbul’da 1 milyon Ermeni, 1 milyon Rum, 1 milyon Musevi olsa şehir cennet olur.
  • Kalktı göç eyledi Avşar elleri
    Yağmur yağdı yine
    Bulandı hava.
  • Allah affetsin.
  • Gece gece yarım kilo leblebi yedim amk.
  • İnsanın kendini dışarıya, dışarıda olan bitene, bu kavga gürültü çatışmaya karşı koruyacağı bir alan olmalı. Bu gerçekliğin sunduğu sınırsız düzensizlikten kaçabilmek için bir yer. Dışarıda ne yaram yiyorlarsa yesinler.
  • Bir gezginin, suya kanmadan önce yüzeyinde kendi yansısını gördüğü o temiz su kaynağını hatırlaması gibi; bir annenin günışığını görmeden rahminde ölen çocuğunu hatırlaması gibi, beni hatırlamanı istiyorum.
  • Sadece benim istediğim. Sadece benim istediğim kadar dedi adam.
  • Gergin uykulardan
    Kör gecelerden
    Bir sabah gelecek
    Kardan aydınlık.
  • Bundan daha güzel az şey okudum hayatımda.
  • Kendimizi yargılayıp durmaktan vazgeçelim.
  • Kasap ineği yönlendirmek için kuyruğunu büker. Kafasına vurmaz. Sırtına vurmaz. Kuyruğunu büker.
  • Sen hiç birbiriyle kavgalı iki balık gördün mü? Kavga karada başlar.
  • Husumet bitmeden musibet bitmez.
  • Bir şeyi inşa etmek yıkmanın ilk aşamasıdır.
  • En küçük organizma bile enerji arayışında.
  • Bir cümlenin karşındaki insanın hayatını değiştireceğini bilmek kişilik bozukluğudur.
  • Kalktı göç eyledi Avşar elleri
  • Hayattaki çoğu şey su içmek gibi güzeldir. Bir kere değil hep yapası gelir insanın. Yasaldır. Ucuzdur. İyidir.

Sunday, September 29, 2019

OSMAN BAKKAL

Osman Bakkal, “Eee efendim. Maalesef herkesin gözü dönmüş. Herkes herkesin lokması olmuş bu denizde. Veyl onlara!” Konuşmak yerine akıldan geçenlerin bol olduğu bu mahallede tabi ki de Hikmet Öğretmenin aklından böyle bir şey geçmiyor. Osman Bakkal’ı tanımlayacak başka bir şey bulamamıştı Hikmet Öğretmen, “Çocukluğunda hiç deniz görmemiş insanlara laf anlatmaya çalışıyoruz.”

Cihan kafasını bakkalın kapısına çevirdi. Henüz tam olarak gelmemiş bir şeyin geldiğini gördü. Kemerinin üstüne toplanmış Kat kat göbeğiyle uzunca bir zamandır bakımı yapılmadığı için gövdesi midyelerle kaplanmış bir tekneymişçesine sallanarak geliyordu. Bakkalın merdivenlerini yavaş yavaş tırmandı. Birkaç basmaktan çok daha azı vardı aralarında. Çıpası dibe takıldığı için hareket etmekte zorlanan bu şeyi dikkatle izledi.

Bu kadar yavaş hareket eden bir şeyin hala canlı olmasına şaşırmıştı. Gözlerinde beyaz boya kalmamış kadın paslanmış kollarını vücudunun iki yanına sarkıttı. Kaynak yerlerinden sadece kendisinin duyabileceği ağrılı bir ses çıktı. insanın saçının yastıkta çıkardığı sesin aynısından. Çayın sıcağını alan bir rüzgar geçti aralarından. Belindeki midyelerin aksine adet olmayı yüzyıllar önce bırakmış vücudu ona doğru eğildi. Ayaklarını karada tutan buluttan örgüde bir kaç ilmek eksildi.

Kadın kendisi dışında herkesin acı çekmesini sağlayan sesiyle, “Emekleriniz sadra şifa olsun dualarınızı bekliyoruz.” diye tısladı. Sigara kanser olsa sesi böyle çıkardı. Ama dumandan ziyade etrafta yanık kokusu vardı.

Osman’ın iğrenç zihni 6 hafta boyunca yiyeceği kıymayı paltosundan çıkardığı poşetin içine tıkıştırmakta uğraşan 70 yaşındaki kadının elindeki yağlı kağıt gibi. Şekilsiz, donuk ve et kokuyor.

Friday, September 20, 2019

Yeni Iphone ve Özellikleri

Yeni iphonun özellikleri:

Ayarlar: Hayatınızın ayarlıyla oynatacak obadan haber veriyor. Elinizden düşürmeyeceksiniz. 

Sonra uçak modu: Ne uçak modu amk. Cepte tatil yapacak para mı var. Modumuz Kadıköy. 

Buluetooth, İngilizce yapınca bluytuut diye okunuyor. 

Hücresel: Faaliyet tipinizi bile burada. 

Kişisel erişim noktası: Telden işte. 

VPN: İşte porno porno. Bilgiye erişim falan. 

Bildirimler:

Ses ve dokunuş: Hepimizin aradığı. 

Rahatsız etme: Bunun için de kullanabileceğiniz bir alet. 

Genel: Ne yapıyorsunuz sabahtan beri onunla diyenlere verilecek cevap. 

Ekran Süresi: Kendinizi ne zaman kapattığınıza bağlı. 

Ekran ve parlaklık: Ekran hep küçük ekran hep az parlak. 

Duvar kağıdı: Delikanlı adam duvar kağıdını zırt pırt değiştirmez. 

Siri ve arama: Siri ellerim ıslak güzelim şu cebimden telefonu alsana. 

Touch ID ve parola: Bak bununda İngilizcesinde bir tek parola farklı ve ve zaten. 

Acil SOS: hadi hadi hızlı getir acıyı. 

Pil: Ömrünüzden ne yerse işte. 

Gizlilik: Ooo 4 haneli şifre kesmedi parmak o da kesmedi göz bir dahaki sefere neremizi okuyacaklardan bir önceki telefon. 

Paralar hesaplar: Şifrelediğiniz ne varsa biliyorlar. 

Mail: Mail diye bir kelimeyle mektubu değiştik. 

Kişiler: Sen bensiz. Siz bizonlar. Karmakarışık. Arada temizlemekte fayda var. 

Takvim: Takvimler 21 Kamil Ocak stadında. Gençler birliği Fenerbahçe. Kocaeli Beşiktaş. Bursa Galatasaray tadında. 

Notlar: Ha hayatımıza günlük tutma alışkanlığını kazandırdı. Burdan yakaladık güzel bir şeyi en azından. 

Anımsatıcılar: Devrede kaptan.

Sesli notlar: Bazen bir kavganın hikayesi. Bazen güzel bir şarkının kötü bir kaydı.

Telefon: Nadiren de olsa kullanılan bir özellik. 

Mesajlar: Karşı tarafa iletmek istedikleriniz. Karşı tarafın size ilettiklerinin Yunancası. Mesa - jlar : Kökleri. Birden çok mesaj anlamına geliyor. 

FaceTime: Yüz zamanı. Yüz saat mi yoksa? 

Ölçüm: İyi kızarmış bir tavuğun verdiği haz. 

Safari: İnternet bir orman. Buyrun sefere diyor. 

Sağlık: Yeri gelir kese de atar. 

Ev: Kira

Kestirmeler: Bizim. 

Müzik: İşte kaçamayacağınız bir hizmet daha. Paranın karşılığını alıyorsun kardeşim. 

TV: Artık izlemiyoruz. Televizyon dediğin büyük ekran. İnterneti bağlıyoruz. 

Fotoğraflar: En güzelleri eskiden en çabuk eskiyenlerdi. Şimdi hepsi 3 megabytes. 

Kitaplar: Hep bir kaç tanesi başucumuzda o yüzden bu özellikle de canavar gibi. 

Podcast: Ev yapım sunar. 

İtunes: Kazandıklarını hakedenlerin şarkılarını satın aldığınız yer. Yoksa bedava da dinlenir. 

Game Center: Tek jetonla oyun kapatabilirsen çıkan son ekrana üç harfli adını da yazabilirsin. “SDR”

321
Kamera: .......

Monday, September 9, 2019

A prelude from Serdar - Nietzsche and Dean Kontz 

l know your moves
They say go for a trip
You would get relaxed they say. 
What they don’t know is
I am already tripping. 
Because 
There is many. There is some. 
And there is one. 
Because 
When it happens the man must fight 
who knows how to strike. 

Because When you lost the element of surprise, 
you could assure success 
only by the ruthless application of overwhelming force. 

It was strange 
how some of childhood's words and ways fell at wayside 
and were left behind, 
while others clamped tight 
and rode for life, 
growing the heavier to carry as time passed. 

9 Eylül 2019

Tuesday, July 24, 2018

Mahalle

binaların Arasında 5 metre bile yok
camların hepsi birbirine karşı
Havadaki her şey birbirine karışmış
Karşı dairede televizyon
Yine bir filim

Çanak antenler var 
Bir sürü 
Ay çiçekleri gibi 
Hepsi aynı tarafa bakıyor. 

eskiden kuşlar öterdi 
martı kahkahası 
şimdi o da yok
duyup duyabileceğin 
Alt kattakinin kombi sesi

Dünya hala güzel
Hayat hala
Kafamızı daha fazla kaldırıyoruz. 
Gökyüzünü görebilmek için kafamızı daha fazla kaldırmamız gerekiyor. 



Saturday, April 2, 2016

Bunları Konuşmamız Lazım


  • Varlık Vergisi, Kasım 1942-Mart 1944 arasında, bir kereye mahsus olarak alınan kanun tasarısına göre Varlık Vergisi, başta tüccarlar olmak üzere, "iktisadi şartların darlığından doğan güçlükleri istismar ederek" yüksek kazançlar sağladığı halde, kazancıyla orantılı vergi vermeyenleri hedefliyordu. Mükelleflerden alınacak verginin matrahını ve oranını özel olarak oluşturulan takdir komisyonları belirliyor, komisyonun tespit ettiği vergi borcuna karşı itiraz veya yargı yoluna gidilemiyordu. Tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde vergisini ödemeyenler Aşkale'deki çalışma kampına gönderilecekti. Varlık Vergisi Kanunu herhangi bir ayrım öngörmüyordu, ancak vergi takdir komisyonlarının geniş yetkileri, o yıllardaki yoğun milliyetçi havayla birleşince, Varlık Vergisi özellikle azınlıklar aleyhinde uygulandı. Aşkale'de yol yapımında çalıştırılan, 1229'u İstanbul'dan 1400 vergi mükellefinin tamamı müslüman olmayan azınlıklardı. Mükelleflerin çalışına kampındaki yiyecek, giyecek ve yatacak masraflarıyla, hastalanmaları durumunda tedavi ve bakım ücretleri de kendilerine aitti. Erzurum-Sivas yolunda taş kırıp toprak kazan 1400 mükelleften 21'i çalışma yerinde öldü. 15 Mart 1944'te, tahsil edilemeyen bütün Varlık Vergisi borçları silindiğinde, 114.368 mükelleften 315 milyon lira tahsil edilmişti. Bu miktar 1943 yılı devlet harcamalarının % 38'ini oluşturuyordu. En çok vergi tahsilatının yapıldığı İstanbul'da Defterdar sıfatıyla uygulamanın başında bulunan Faik Ökte, Varlık Vergisiyle ilgili kitabını şu sözlerle bitirir: "Ben kendi hesabıma, bu mevzuda devletin vakar ve haysiyetine vurulan bu darbe dolayısıyla, başta başbakan olmak üzere, hepimizin Yüce Divan'a sevk edilmeyişimize hâlâ hayret ederim." Popüler Siyasi Deyimler Sözlüğü - Alper Sedat Aslandaş - Baskın Bıçakçı
  • Nietzsche'ye Sorular – 1
Hacı kafamız çok karışık. Daha ileri acayip medeni bir toplum olma hevesimiz var. O halde böyle bizim aslında ihtiyacımız olan nedir?  
Nietzsche: “Tüm gereksinimimiz çeşitli bilimlerin değişik seviyelerde elde ettiklerinden bize yalnızca şimdi verilebilecek olandır; ahlaki, dini, estetik fikir ve düşüncelerin kimyası, kültür ve toplumun büyük ve küçük ilişkilerinde “hatta yalnızlıkta deneylediğimiz tüm itkilerin kimyasıdır.” İnsanca, Pek İnsanca

  • Eğer henüz kel değilse parti lideri saç tipi diye bir şey var. Bütün saç bi tarafa doğru taranıyor. Bi de aga her gün traş mı olunur allanısen. Siyaset zor iş. 
        
  •  Robot Diyaloglar: 
  •         Güney yarım küredeki verileri toplama işi bitti mi?
      Evet efendim.
      Güzel. Herhangi bir sorun?
      Sadece iki denek başlarını yastıklarına koyunca duydukları ritmik sesin kalplerinden  
    gelmediklerini  anladılar. 
            Gereken yapıldı mı?
      Uykuda kalp krizi. Kayıtlara böyle geçti.
      Daha dikkatli olun. Uyananların sayısı her geçen gün artıyor. 

  • Milattan önce 4000'lerde Sümerlerde iki kişi evlendiği zaman kızın babası yeni ailenin bir aylık tüm ihtiyaçlarını karşılamakla aynı zamanda da damada istediği zaman "mead" denilen bir çeşit baldan yapılan bira sağlamakla yükümlüymüş. Balayı (honeymoon) ismi de buradan gelmekteymiş. Bal gibi kayın peder.

  • Millenarizm: Her bin yılda barış ve refah döneminin geleceğine inanan düşünce. - böyle de naif kafalar var hala.-

  • Aptallık lüks olmalı; hemen herkesin tercih ettiği bir şey. 

  • Soruyorum: Hakikat tek ise neden her şey çift?

  • Retweetlemek daha agresifçe. 

  •  + Böyle havalı şeyler söyleyip milletin kafasını karıştırmayı seviyorum abi yaa.. 
           -Al lan o zaman bunun da kafasını karıştır!

Friday, March 25, 2016

Bunları Konuşmamız Lazım

Konsolide ruhların cari açlıklarıyız.

Devasa, mukayese götürmeyecek büyüklükte şeylerin bile sadece yeteri kadar yüksekliğe çıkınca küçücük bir noktaya dönüşeceğini bilmek.

Açlığın olduğu yerde haysiyet beklemek haysiyetsizliktir.

La amığa goduklarım. Biz bu kadar teknolojiyi yoğtubda sevdiğimiz şarkıdan önce düşük çözünürlüklü 5 saniyelik videolar izleyelim diye mi geldik.

Yollar ve üzerinde ona bakan insanlar o kadar güzellerdi ki bir an için neredeyse Türkiye'de olduğunu unutacaktım.

Bu olanlar insanı delirtir ama sen bu zekayla onu da beceremezsin.

Ne lan bu neşen ilk kağıtta Maça Ası mı geldi?

Eskiden hükümdarın incinen bir yeri iyileştiğinde şenlikler düzenlenirmiş...
Rakım öyle şenlikli bakıyor bana,
bense,
bir ölü yıkanır gibi dönüyorum musallada.
Ağzım kireçten kuyu.
Abı hayat suyundan tadamıyorum.

Türkiye'de 25 yaşını geçmiş ve üniversite bitirmiş erkeklere askerde "poşet", vatanını canı kadar çok sevdiği halde! zamanı olmayanlara "kısa dönem", vatanı için verecek 18 bin lirası olmayanlara da "şehit" denir.

Seni bir sikerim gider Google'da yarrağın anlamına bakarsın.

Fazla tevazu kibirdendir.

İnsan tek başına da çok olamaz mı?

Kim bilir kaç memleket genci doğru pornoyu bulmanın macerasında hışımla giriştiği otizbirden vazgeçmiştir.

“When you lost the element of surprise, you could assure success only by the ruthless application of overwhelming force.” -Dean Koontz-

"It was strange how some of childhood's words and ways fell at wayside and were left behind, while others clamped tight and rode for life, growing the heavier to carry as time passed." -Stephen King-

Robot Diyaloglar:

İnsan ilk olmak istiyor sevgide. Nefret edilmekte ise son. Hatta hiç mümkünse. İlginç bir yaklaşım dedi 17 milyar insandan topladığı verilerin sonucunu okuyunca. O duygudan bu kadar uzak olmak istemelerine rağmen nükleer bir savaşla kendi türlerinin sonunu getirmiş olmaları ne kadar da garip.

Böyle bir kelime varmış: Kanon: Heykelde vücudun değişik uzuvları ile bunların birbirlerine olan oranları belirleyen ölçüler.

Yıllar önce ölmüş bir arkadaşım var. Kardeşim gibiydi. Aynı yıl aynı gün doğmuş aynı okullara gitmiştik. Liseyi bitirene kadar. Sonra o  hiç sevmediğimiz okulu benden önce terk edip askere gitti. geldi. Sonra Bi sabah uyanamadı. Kalp krizi dediler. Saat sabahın 6'sıydı. Şimdi ben onun adını internet sitelerine güvenli giriş yaparken güvenlik sorusu olarak kullanıyorum. Çok mu ayıp ediyorum can kardeşim paramı, çok mühim bilgilerimi çalmasınlar, orada olduğumdan kimsenin haberi olmasın diye buz gibi soğuk, "en iyi arkadaşınızın ismi" diye sorduklarında hala seninkini yazınca?
Rahat uyu ebi.

Wednesday, October 29, 2014

Kitaplarım



Insana anlatması en zor en sevdiğiymiş. İşte şimdi anlatacağım en sevdiğim...

Kitaplar, kitaplarım, içimin henüz pıhtılaşmamış boşluklarını saf bir gençlik, ağu bir sükunetle dolduran kör gözlü kiramen katiplerim.


Yarı yeksan gençliğimden habersiz geçmiş, savaşların çiğnediği yüzyıllar kadar ağır, gülün gölgesine denk düşen eski bir tül kadar zarif, ve kibirli katilin bıçağında yırtılan ses kadar ince... sac ayakları hayatımın...

Kitaplarım...

Sayfalarının arasında bilmem kaç ölümden döndüğüm, mahşeri de müjdeyi de gördüğüm, beni rızamla düştüğüm mabadların kör ağızlarından alan, sevda diye daldığım uçsuz karanlıklardan bin sevap saadetiyle çıkaran, yüzlerce dil bilse de yine dilsiz, binlerce söz tutsa da yine sessiz, harcı toz, dokunanı serkeş, seveni payidar, solgun yüzlü yitik yarenlerim benim.

......

Kitaplarım...

Bir iştah ve pişmanlık gibi geçici, göğü delen binaların parlak ışıklı camlarında ölü bir güvercin gibi huzurdan yana aksak yanı hayatımın...

Beni benden sakınan adsız kahramanlarım... Kitaplarım...

                                     ......

Kendine zûl aklım ne zaman kendime yetmez ise, kurtarmak için beni bu düşüşün kafasından, avanaklığıma paravan, zekama küfür, saflığıma ders, kötülüğüme mürşid onlar.

Bu yayı kırık sakat halimden pişman geri kalanımın var olmak ve manasını aramakla ilgili bitmez açlığının cüz cüz, saat saat imtihana geldiği uçsuz bucaksız meydanlarım.

Mutluluğa seyiren her acemi telaşta, o büyük sırra dair doymak bilmez her açlığımın her kabarışında aciz nefesimi rahman kapılarına kul kepaze eylediğim bereket helvasından sonsuz diyarlarım.

Kitaplar...

Nişanı, ayıplanmayı adet edinmiş kırmızı gözlerden de beter isli birer aşk, ya dünya bu tutuştuğum.

İçime çektiğim duman ciğerlerime damla damla dolduğum.

Rengi kırık saman sayfalara aklımın ardı sıra batan elimde mürekkepten mürekkep bir dağ karası... 
her sayfada bir son huzur, her sayfada bir başka taze isyan; bir satır divite sürünmüş aklın akla şirk koşması yeniden her satırda...

Zül olmuş zamanın kendini kibirli harflere satması...

Bin dervişi yutmuş alemin bir "ol" sözünün peşine düşüp her nefeste yeniden bir yaprak kağıda sığması...

Elin kağıda her sarılışında, fikre inen her keskin satırda yel almış yüreğin yorduğuna hasret kalması.

 Hasretler; aşkın meşke ramak kalması; sevda ile uyanıp, özleme kuşanıp, acı ile yoğrulanları okudukça sözün dize gelmesi.

Kurşun deyince ölen, ölüm deyince giden aklın içine giren her kelimede namluda titreyen barut gibi acıya hemhal olması.

Şirazesi kırılmış mekanın zamana yol olması...

                                     ......

Kitaplarım...
cevabı olunmaz bir bilmece.
Efendisine ırak bir burç.
Mürekkepten mürekkep kaleler.
Bilipte anlatamayanların masalındaki o uzak uç...
İnsanı sûkunetle kendine çeken mayi bir el.
Gerçeklerden kaçıp doğruların arandığı çimenleri ıslak o gizli yer.
Bir güzelliği görmek ama üstüne uzanmamak.
Yordamdan uzak hastalıklı bir itaat.
Nerden baksan gayb.
Nerden baksan tutarsızlık.

Beni bana açsın diye aralarına uzandığım kitaplarım...

Çevirdiğim her yeni sayfada önüme saadetiyle keyfini süreceğim, ama bu kelimelerden cennetin bedeli olarak kahramanlarının kaderlerine ortaklığı şart koşmayan cömert hayatlar seren eli açık masalcılarım benim.

Hazinesi ve haramisi bol, humması altından, masalları parıltılı rüyalara açılan susam kilitli kapılar onlar...


Onlar, sanki karşında gülümseyen eski bir dost... Dostun uzattığından sağlam bir nefes alır gibi çevirdiğim her sayfada aklımın kapılarını kırk kere kırıp her baskında yeniden ters kelepçesine alanlar beni.

Onlar beni akıl kusurluluğu suçundan zihnin zifiri zindanlarına yaka paça tıkanlar.

Onlar suratımda patlayan sunturlu dayaklarını fikrin zehirli yumruklarıyla atıp, sabrın erdeme giden sicimini uzun tutan kör gözlü cellatlar...

Onlar çift başlı dev kartalların, onlar ormanı sahipsiz sanan yaşlı kadın düşkünü terbiyesiz kurtların, onlar ağzında ateş canavarların önünde dize geldiği gözleri patlak, derisi yeşil, çatal dilli efendileri.

Onlar kanla teyemmüm eden, taze gelinlerin ruhuna sinen, geceleri gölgelerin içinden çıkıp gelen garip şeylerin karanlık efsanesi.

Onlar, kırk kere saklı hazinelerin, her basamağında bin kere ölünen gizli dehlizlerin, istiğfar kapılarında kırk tövbenin kırk kere yeksan edildiği, altın sarıklı türbelerin yerini rüyalarda fısıldayan yaşlı büyücüler.

Dostlar 30 gümüş sikkeye satıldığından beri yıl olmuş basbayağı iki bin küsür, onlar şimdi aslında, güzel prenseslerin hain, yakışıklı prenslerin biraz ibne olduğunu öğreten eski ahbaplar bana.

Onlar, işte, parmağımı sihrine doladığım her sayfada başka maceraların sonunu getiren hayal tozundan sisli hayatlar.

Onlar şimdi, masada, yatağımda, koltukta, kitaplıkta. Onlar evimde, çantamın içinde, onlar yolda, işyerinde. Onlar işte oldukları gibi orda. Bense, sümüğünü yakası sökük önlüğüne silen yaramaz çocuk onların yanında.

Kitaplarım...

Zamanın ömrümü takvim takvim yırtan katil bıçağındaki ses kadar ince onlar... sac ayakları hayatımın...

Saturday, August 23, 2014

YAr

YAr


Gülüşün orman yangını;
Yokluğun zamana çekilmiş tığ.
Gözlerin, fırtınanın ilk rüzgarı gibi.
Her neşesi, kendine tufan...

Toz olmuş demir dağı.
Dağ dediğin durak kışa;
sen yokken.
Sen yokken,
ölüm,
acıdan değil;
olsa olsa, tende çizik
hayata küçük bir makas...

Ey sen!
Zamanımın bohçacısı.
Mevsim kış; gökyüzü kısa.
Ellerin aklıma kalan en acısız düşlerin.
Tozu toprağı olduğum.
Evimin önü.
Nazeninim.
Mabedim ol.
Gözüne göz kondurmak şirk sayılsın.
Sen tek ki kurumuş dudaklarınla git çeşmeye.
Göğün yere kavuşacağı o gün geldi sanılsın.

Yani sen afet gibi kadın;
Bizi toz etmeye niyetliysen
Omzundan yağmur düşürmesen de olur;
Tek ki kara saçlarını getir.
Ama bundan azını değil.
Örtsün yüzün yüzümü.
Vursun nefesin alnıma.
Namusuma eğil.
Mescitte mahşer adından sonra anılsın.

Buram buram,
özlüyorum...

Tazem...
Dünya, kandıracak kadar uzun.
Soğuk ellerim yabancı bir memleket gibi.
Acının ırmağı tek kürek uzakta:
umut var dediler; bak orada.
Durmak zor,
gitmek kabir;
vardım,
gördüm...

Deliriyorum...

Bakma öyle dik durduğuma;
yüksek sesle üzülmeyi bilmem ben;
içimden,
sürünüyorum.

Ah keder!
Bir beddua gibi peşimde,
sana gelirken ayaklarımı yerden kesen gölgem.
Öldürmek istiyor içimde kalan son nefes,
çoktan yere çaldığı cesedimi.
Çekil!
Çekil de, üstüne yalnızlık sıçramasın.
Senden önce bir damla can diye ağlayan bu yürek,
şimdi mezbaha yeri.

Dilim dilim,
kıyılıyorum...

Aklımdan kendime dair bir şey geçiyor;
kuru bir ağacın dalı kadar kırık,
sokaktan cılız kedi kadar da tanıdık.
Yanmış bir tarlayı eşeler gibi...
her nefeste bildiğin zift karası duman;
tesbih ağacından ey sevgilim
tane tane zehir;
yaram elimde köz bir ateş.
yaram yanmaya hazır.

Nefes nefes,
dağlıyorum...

İçimden bir şey geçiyor;
yolcusuz,
istanyonsuz,
vagonsuz,
raysız bir tren gibi.
Sanki büyüyormuşum da,
siliyormuş hayat benden,
bana en çok benzeyenleri.
Çekip kendimi ense kökümden.
Kendimi kendimden,
Söküyorum....

Müstesnam.
 “Olur mu öyle saçma şey” deyip,
arkanı döneceksen eğer,
aralara da kan dudaklarını,
zehrini bana öyle ver.
Kuruyacaksa bundan kurusun bu nefes;
çünkü, bu hikaye bildiğin benim.
Ve içinde çıldırdığım bu kafes,
anlatması en elzem yerim.
Aklımı kağıdın üstüne
satır satır,
Doğruyorum...

Doğrulma eğil....
Eğil!
Eğil mahşer oyun bahçesi kalsın.
Eğil ki yüzümün sol kenarı sultan soluğuyla kızarsın.
Eğil, ey bu halin nedir diyeni utandıracak yaram sızlasın.
Eğil, ayıbı gaybta kül eden sen.
Eğil, sözümün sızımın sahibi.
El ver bendeki bu koru alev göğsünde azledeyim.
Eğil, az getir boynunu boynuma da,
diyeceğimi diyeyim:
Şimdi burda göğsüme sıkışan şeytan
kaburgalarımın kirli pasında,
Takat ki –olduğun kadar- taa uzakta.
Demir olsa kararır.
İçimde senden yadigar meşum bir ateş
gün be gün,
Eriyorum...


Ama arş-ı alaya manayı katan sen,
eski bir yol kenarında
kırık bir kaldırım köşesinde taç veren
bir hüzün çiçeği nasıl açarsa
-işte aynen öyle-,
yorgun açıyorsun gözlerini:
Daha baştan solgun,
daha başında sonbahar.
daha en başında kırık.
Öyle gidiyorsun benden,
bedenimden,
sana tutuşan etimden.
Kiralık köhne bir evden
tek bir bavulla çıkar gibi...

Bakakalıyorum...


“Kalsın, ne olur!” diye yalvardığım rüzgar,
sesimi sözden saymazken,
kalabalıkta annesinin elini kaybetmiş bir çocuk gibi,
yüzümde çığlık ve gözyaşı
acıya irşad ediyorum.
Sessizliğim boz değil ya,
hoşçakallarına sarılıp çekiyor seni,
gecenin siyah denizine
sisin arkasındaki yağmur,
toprağı ağacından söken dev bir gözyaşı gibi...

Yola düşen her adımında
damla damla,
boğuluyorum...


Kutbum.
Yanıltmasın seni asker kısası saçlarım;
rabıta değil, infial var, aklımı örten son zarın altında!
Sensizlik ağır.
Altında ufalanıyor kemiklerim.
Ufalıyor kalbim.
Ufalıyorsun.
Uflanıyorsun...
Küçük ayakların kalabalığın ertesine,
karışıyor nefesim,
pisin tozun terkisine.
Üstümde zaman,
Ömrüm sıradan bir cinayettin artığı gibi
Uf!
Eziliyorum...


İzsiz, izansız, tadsız-manasız izbede kalayım diye
ağır yükler giymiyorsun;
aşk, sahipsiz
ve anılar tozlu kalıyor dolapta.
Kabusunda ölen mülteci
sesim hiç çıkıyor içindeki hücresinden.
Soruyorum:
Kuyu taşta mı başlar suda mı?
Hasret başta mı güzel sonda mı?

Cevabın ardında düşerken
arkamda bırakıyorum önüme saçtığın kaldırımları.
Aşka aç kuşlar yiyiyor
peşinde bıraktığın güvercin adımlarını.

Uzadıkça gölgen,
daha da ayrılıyor
yokluğunun hesabındaki parmaklarım.
Kazıyor seni
aklımın hamasi haritası
asılı olduğu devlet rengi duvarın paslı memleketinden.

Tarif ettiği adrese kadar eşlik eden
yaşlı adamların selameti ile değil;
koparır gibi takvimden bir sayfayı
tutunduğu zamanın Siccin’inden.

Dur gitme!
Bu hicret de yarım kalsın.

Ne olur gitme öyle ey sevgili!
Öyle naif öyle aklın ucuyla...
Çünkü, gitmek kolay,
gitmeye niyet edince aslında.

Yollar yok olur.
Düğümlenir.
Mesafeler,
narin eller,
güzel bakan o gözler,
o en güzel sözler...
Ucuca gelir de körelir.
Sevda menzilden çıkınca bir kere
niyet tek ki gitmeye azmetmek olsun;
yarası yardan
yarısı kış günü ayazdan
gönülden gönüle
bin adım da az gelir doğrusu,
bin arşın da.
Ben bu sonun yolcusu.
Düşe kalka,
Aşk ediyorum...

Ya star!
Yön bulduran gecenin, pusulası ses.
Gece ki asıl fakih.
Mennan değil bu;
Aşk.
Gelir diye korktukları üç harfli şeytan...
Ama gidiyorsun.
Gidiyorsun ya.
Duyduğun bu ses,
kırılan kalbimden değil.
Göğsümdeki kafeste vurulan iman.

Oysa ki.
Ne acziyet gözümde kör.
Ne reddedişe kulağım sağır.
Kaçışım korkaklıktan değil,
Bu esaret iki omuz için fazla ağır.


Nefes nefeseyim.
Yorulduğumdan değil;
Seni sevdiğimden sultanım.
Elif, lam, mim!
Şirke koşuyorum.